NE ARAMIŞTINIZ?

İngilizce Hikayeler ve Türkçeleri

İngilizce hikaye okumanın yararları

İngilizce hikaye okumak hem İngilizce seviyenizi ilerletmek hem de İngilizce bilginizi geliştirmek için tavsiye edilen çalışmalardan biridir. İngilizce hikayelerde, hem anlatım hem de karşılıklı konuşmalar olduğundan, bu şekildeki metinleri okurken, bir yandan İngilizce pasif anlatım tarzına alışır, diğer yandan yeni kelimeler öğrenebilirsiniz.
 

İngilizce hikayeler okumak kelime bilginizi zenginleştirir

İngilizce çalışma programlarınıza hikaye okumayı dahil etmenizi öneririz. Metin içindeki kelimelerin, cümle akışına göre anlamlarını öğrenmeniz, kelimeyi tek başına öğrenmenizden daha kolaydır ve bu sistem kelimenin hafızanızda kalıcı olmasını sağlar. Bildiğiniz gibi, Türkçe'de de aynı kelimenin farklı anlamlarda kullanımı vardır. Bu durum İngilizce'de de böyledir. İngilizce'de Türkçe'den farklı olarak, aynı anlama gelen ancak ifadenin akışına göre hangisinin kullanılmasının uygun olduğunun bilinmesinde yarar olan kelimeler vardır. Bu çalışmalarla bu tarz kelimeleri de öğrenebilirsiniz.

 

Şimdi Limasollu Naci İngilizce eğitim setlerimizin içeriklerinden alınmış, esprili ve eğlenceli birkaç İngilizce hikaye ve Türkçe çevirisini görelim.

 

Hikayemizin kahramanları George ve Mildred hayaletli odası olduğu iddia edilen bir otelde kalıyorlar. smiley

The haunted hotel room - Hayaletli otel odası


 İngilizce hikayeler
 
 
George:    Well, this is the famous haunted bedroom everyone keeps talking about and we’re going to spend tonight in it. Do you believe in ghosts Mildred?
George:    Evet, herkesin hakkında konuştuğu ünlü hayaletli yatak odası burası. Ve biz bu geceyi burada geçireceğiz. Hayaletlere inanır mısın Mildred?
    
Mildred:    I’m not sure. I don’t think so. At least I’ve never seen a ghost. I’ll believe in them when I see one. What about you George? 
Mildred:    Emin değilim. Zannetmiyorum. En azından hiç hayalet görmedim. Bir tane görsem inanacağım. Ya sen George?

George:    No I don’t think I do. I mean, some of my friends say they’ve seen them, but of course, they could just be dreams or imagination, I don’t know.
George:    Ben de inandığımı zannetmiyorum. Bazı arkadaşlarım gördüklerini söylüyorlar. Fakat tabii ki onlarınki sadece rüyalar veya hayallerdir. Bilmiyorum.

Mildred:    Anyway, this hotel we’re staying in is supposed to have a ghost. The manager said that no one has ever dared spend a night in this room and that if anyone does, he can stay
in this hotel without paying for a whole week.
Mildred:    Neyse, kaldığımız otel hayaletli zannediliyor. Müdür bu odada hiç kimsenin bir gece geçirmeye cesaret edemediğini ve ederse burada para vermeden bir hafta kalabileceğini söyledi.

George:    Just think and we’ll get free meals and be able to drink as much alcohol as we like in the bar! I think this ghost story is a lot of nonsense.  
George:    Düşün bedava yemek yiyeceğiz ve barda istediğimiz kadar içki içebileceğiz. Bu hayalet hikayesinin tamamen saçmalık dolu olduğunu sanıyorum.
  
Mildred:    What time is it?
Mildred:    Saat kaç?
   
George:    Half-past ten, nearly time to go to bed, let’s go down to the bar and have one last drink before we go to bed.  
George:    On buçuk. Neredeyse yatağa gitme vakti. Haydi gel bara gidip, yatmadan önce son içkimizi içelim.
    
Mildred:    Yes, a nice strong whisky’ll give us courage.
(Half an hour later)   

Mildred:    Evet, güzel sert bir viski, bize cesaret verecek!
(Yarım saat sonra)
    
George:    Well, here we are back in the famous, haunted room. Are you feeling sleepy?
George:    Evet, ünlü hayaletli odadayız. Uykun geldi mi?
   
Mildred:    No, I’m scared!
Mildred:    Hayır, korkuyorum!

George:    Don’t be silly, there’s nothing to be afraid of! This ghost story is just a trick of the hotel manager to make his hotel famous and popular.
George:    Aptal olma. Korkacak bir şey yok! Bu hayalet hikayesi otel müdürünün, bu oteli ünlü ve popüler yapmak için bir aldatmacası.
    
Mildred:    Anyway what is the ghost story?
Mildred:    Peki, nedir bu hayalet hikayesi?
   
George:    Oh, just that 300 years ago a woman who lived in this house was murdered in this room by her husband for having a love affair with another man!  
George:    Oh, tam 300 yıl önce bu evde yaşayan bir kadın başka bir adamla olan aşk hikayesi yüzünden, kocası tarafından bu odada öldürülmüş!
  
Mildred:    That’s a common story. How did she die?
Mildred:    Olağan bir hikaye. O, nasıl ölmüş?
   
George:    Oh, the manager told me she was tied up and then shut in a secret cupboard in the wall till she died.
George:    Oh, otel müdürü bana, bağlanıp daha sonra bu duvarın içerisindeki gizli dolaba ölünceye kadar kapatıldığını söyledi.
  
Mildred:    Where is this cupboard?   
Mildred:    Peki bu dolap nerede?
    
George:    Over there by the fireplace, let’s see if the wall is hollow. My god-it is hollow, do you think we’d find her bones behind the wall?   
George:    Orada, şöminenin yanında. Bakalım duvarda boşluk var mı? Tanrım, boşluk var ne dersin, onun kemiklerini duvarın arkasında bulur muyuz?
   
Mildred:    Oh, shut up! We’ll never spend the night here if you carry on talking like that.   
Mildred:    Oh, kes sesini. Eğer böyle konuşmaya devam edersen geceyi burada geçiremeyeceğiz.
   
George:    O.K. Let’s go to sleep we’re only scaring each other about a lot of nonsense. Good night darling.    
George:    Tamam, haydi uyuyalım. Birçok saçmalık için birbirimizi korkutuyoruz. İyi geceler sevgilim.
 
Mildred:    Goodnight.
(Ten minutes later)
    

Mildred:    İyi geceler.
(On dakika sonra)

    
Mildred:    What was that noise?
Mildred:    O ses neydi?
   
George:    Oh, probably some dust falling down the chimney, it's nothing. Go to sleep!    
George:    Oh, bir olasılıkla, bacadan düşen tozlardır, bir şey değil. Uyumaya bak!
  
Mildred:    My god, did you hear that? It sounded like something heavy was being dragged across the floor.
Mildred:    Aman Tanrım, bunu duydun mu? Sanki ağır bir şeyin yerde sürüklendiğinde çıkardığı sesti.
    
George:    Oh, that it’s probably the central heating system cooling down. These old houses have pipes which make noises when they cool at nigh.   
George:    Oh, belki de kalorifer sistemi soğuyordur. Bu eski evler gece soğuduklarında gürültü yapan borulara sahiptirler.
  
Mildred:    It didn’t sound like pipes to me.
Mildred:    Bana boru sesiymiş gibi gelmedi.
  
George:    Go to sleep. You’re just imagining things. Think of all those nice meals we’ll be eating and all that alcohol we can drink if we spend a night in this room.    
George:    Uyu. Sen sadece bu şeyleri hayal ediyorsun. Eğer bu odada bir gece geçirirsek yiyeceğimiz o güzel yemekleri ve içeceğimiz içkileri düşün.
    
Mildred:    I can’t, I’m afraid.  
Mildred:    Yapamam, korkuyorum.
  
George:    O.K. I’ll switch the light on. Are you all right now?
George:    Tamam. Işığı açıyorum. Şimdi iyi misin?

Mildred:    Yes, I think so. George stop it! What are you doing? Your hands are so cold!
Mildred:    Evet, öyle zannediyorum.

George:    Wh, wh, what’s happening?
George:    Kes şunu! Ne yapıyorsun? Ellerin çok soğuk!   Ne oluyor?

Mildred:    You put your hands on my face.
Mildred:    Ellerini yüzüme koydun.

George:    I didn’t.
George:    Koymadım.

Mildred:    You did.
Mildred:    Koydun!

George:    I tell you I didn’t!
George:    Koymadım diyorum!

Mildred:    Well, somebody did! There’s someone else or something else in this room.
Mildred:    Öyleyse birisi yaptı! Bu odada ya bir şey ya da birisi var.

George:    O.K. All right! I’ll get up and check the room. No, there’s no one here! Nothing! Now look, and calm down, everything’s going to be all right. Here do you want some whisky, I’ve got a bottle in my suitcase.
George:    Peki, tamam! Kalkacağım ve odayı kontrol edeceğim. Burada hiç kimse yok, hiç bir şey yok. Bak şimdi sakinleş, her şey düzelecek. Viski istiyor musun? Bavulumda bir şişe var.

Mildred:    Yes, please.
Mildred:    Evet, lütfen.

George:    Better? 
George:    Daha iyi misin?  

Mildred:    Yes. I feel better now. I can go to sleep I think. Aaaaaaa! Who switched the light out?
Mildred:    Evet, şimdi daha iyi hissediyorum. Uyuyabilirim zannediyorum.Ay! Işığı kim söndürdü?

George:    Ugh! Ugh! What, what are you doing? Who pulled the blankets off? It’s very cold in-hero.
George:    Ih, ıh, ne yapıyorsun? Battaniyeyi kim çekti? Burası çok soğuk!

Mildred:    It’s the ghost of the murdered woman. She doesn’t like me! Help! Help! I can’t sleep in this room! I’m getting out of here!
Mildred:    Bu öldürülen kadının hayaleti. Benden hoşlanmıyor. İmdat! İmdat! Bu odada uyuyamam, bu odadan çıkıyorum!

George:    Darling! Come back! Don’t be afraid! I’m here! Here, here, there, there, now, now! Everything’s O.K., all right. We’ll stay downstairs here in the drawing-room for the rest of the night. We can’t sleep in that room, not with you screaming like that.
George:    Sevgilim, geri dön! Korkma! Ben buradayım! Sakin ol! Her şey tamam gecenin kalan kısmını aşağıdaki salonda geçireceğiz. Sen böyle çığlık atarken burada uyuyamayız.

Mildred:    Didn’t you hear anything?
Mildred:    Hiç bir şey duymadın mı?

George:    Only you’re making a lot of noise. Anyway, I wouldn’t spend another night in that room if you paid me!
George:    Sadece senin yaptığın bir çok gürültüyü. Neyse, bana para da versen burada bir gece daha geçirmezdim!
 

LN İngilizce Eğitim Setleri 3 Kur Bir Arada + Online İngilizce Kursu Tanıtım Videosu
 

 

 

What kind of bargain car is this? - Bu ne biçim kelepir araba? 


 ingilizce hikayeler | kelepir araba - the bargain car
 

George'ın çok iyi fiyata satın aldığını düşünerek Mildred'a iftiharla getirdiği kelepir arabası smiley


 
George:    Hey Mildred! Come and have a look at my new car.
George:    Hey Mildred! Gel ve yeni arabama bak.
    
Mildred:     It’s not another good bargain is it?
Mildred:    Yine bir kelepir, değil mi?

George:    Hey! Just look at it. A real old Morris traveler. I bought it this morning.
George:    Hey! Sadece bir bak. Gerçek eski bir Morris Traveller araba. Onu bu sabah satın aldım.

Mildred:    Where did you get it? The local car museum?
Mildred:    Nereden aldın? Yöresel araba müzesinden mi?

George:    No, I bought it from Joe Fastbuck’s Garage. Joe told me it was a real
George:    Hayır, Joe Fastbuck’un garajından. Joe bana onun gerçekten kelepir olduğunu söyledi

Mildred:    I bet he did! How much did you pay for it?
Mildred:    Bahse girerim ki söylemiştir! Onun için ne kadar ödedin?

George:    Only £ 50.
George:    Sadece 50 pounds.

Mildred:    £ 50! It doesn’t look worth more than £ 10!
Mildred:    50 pound! 10 pound’tan fazla değerli göstermiyor!

George:    Oh, but he assured me it’s in very good condition.
George:    Oh, o, çok iyi durumda olduğuna dair bana teminat verdi.

Mildred:    And you believed him! What year was it made? There’s no number plate!
Mildred:    Ve sen ona inandın! Hangi yıl yapılmış? Hiç plaka yok!

George:    He gave me some spare numberplates at no extra cost, I’m going to put one on the back.
George:    Bana parasız yedek plakalar verdi. Bir tanesini arkaya koyacağım.

Mildred:    But how do you know which is the right number plate?
Mildred:    Fakat hangisinin doğru plaka olduğunu nasıl biliyorsun?

George:    Well he couldn’t find the car logbook, the car’s number’s in it. So I’ll just have to put one of these on.
George:    Araba plakalarının olduğu kayıt defterini bulamadı. Bu yüzden onlardan birini koymam gerekecek.

Mildred:    What’s that under the door?
Mildred:    Kapının altındaki nedir?

George:    Oh, that’s brown paint!
George:    Oh, o sadece kahverengi bir boya!

Mildred:    It’s not! It’s rust this car’s falling to bits! George, you’ve been tricked!
Mildred:    Hayır değil! O pastır, bu araba parçalara ayrılıyor! George sen aldatıldın

George:      No, wait till you see her go, she’s a beauty! Wait a minute. I’ll just put the number plate on. Right in you get, Mildred, we’re ready to go!
George:    Hayır, bir de sen onun yürümesini  gör, güzellik örneği! Bir dakika bekle. Plakayı takacağım. Tamam bin, Mildred, gitmeye hazırız.

Mildred:    My God, look at the door, it’s been tied on with string! And where do you start the engine? There’s no key!
Mildred:    Sanrım kapıya bak, iple bağlanmış. Ve motoru nasıl çalıştıracaksın? Anahtar yok!

George:    There’s no key. See those two wires? You touch them together like this, aaaaaaagh! I just got an electric shock!
George:    Anahtar yokmuş. Bu iki teli görüyor musun? Bunları birbirine böyle bağlarsın aaaaaaahh! Elektriğe kapıldım!

Mildred:    That’s not the only shock you’ll get if you take this piece of rubbish on the road.
Mildred:    Bu hurdayı yola çıkarırsan, bu kapılacağın ilk şok olmayacak.

George:    Here we go, handbrake off, into first gear, up with the clutch.
George:    İşte gidiyoruz. El frenini bırak, birinci vitese al, debriyajı kaldır.

Mildred:    I’m saying my prayers. I just hope the police don’t see us or we’ll be in real trouble!
Mildred:    Dualarımı okuyorum. Ümit ederim ki, polis bizi görmez, tam anlamıyla dert içinde olacağız!

George:    Don’t worry! We’ll go for a quiet drive down this little private road here.
George:    Endişelenme! Bu özel yoldan aşağıya sessizce gideceğiz.

Mildred:    I hope none of our neighbours sees us in this old thing. It’s embarrassing. How many miles has the car done, George?
Mildred:    Umarım, komşularımızdan hiçbiri bizi bu eski şeyin içinde görmez. Utanıyorum. Bu araba kaç mil yapmış, George?

George:    Only 12.000.
George:    Sadece 12.000.

Mildred:    12.000! You’ve got to be joking, George!
Mildred:    12.000! Şaka yapıyor olmalısın, George!

George:    I’m not. Look at the numbers on the speedometer. See? It only says, 12.000 miles!
George:    Hayır yapmıyorum. Kilometre saatindeki numaralara bak. Görüyor musun? Sadece 12.000 mil diyor.

Mildred:    George! My dear old George, don’t you know that all secondhand car salesmen change the numbers on the car’s mileometer.
Mildred:    George! Benim sevgili eski George’um, bütün eski araba satıcılarının kilometre saatindeki numaraları değiştirdiğini bilmiyor musun?

George:      Why?
George:    Neden?

Mildred:    To make people like you think the car’s newer than they really are!
Mildred:    Senin gibi insanları, arabaların olduklarından yeni gözüktüklerine inandırmak için.

George:    Oh, you think so, Mildred? How many miles do you think this car has done then?
George:    Öyle mi zannediyorsun Mildred? Peki, bu arabanın kaç mil yaptığını düşünüyorsun?

Mildred:    I don’t know, probably nearly a million, judging by its terrible condition. Christ! Look out! We’re heading straight for that brick wall!
Mildred:    Bilmiyorum, arabanın berbat durumuna bakarsan belki de bir milyondur. Dikkat et! Duvara çarpıyoruz!

George:    I can’t do anything! The steering wheel’s broken! The car’s out of control! It’s going to crash!
George:    Hiçbir şey yapamam! Direksiyon kırıldı! Araba kontrol dışında! Çarpacak!

Mildred:    Put the handbrake on quickly! Switch the engine off!
Mildred:    El frenini çek! Motoru durdur!

George:    Oh, my God the handbrake’s come off in my hand! We’ve got no handbrake! Are you all right Mildred?
George:    Oh, Tanrım, el freni çıktı, elimde kaldı! Frenimiz yok! İyi misin Mildred?

Mildred:    I suppose so! We’ve lucky to be alive! What about you George?
Mildred:    Zannederim! Yaşadığımız için şanslıyız. Sen nasılsın George?

George:    No bones broken! I feel a bit shaky. I’d better go and telephone the garage for the breakdown truck.
George:    Hiçbir kemik kırık değil! Biraz sersemlemiş hissediyorum. Garaja kurtarma kamyonu için telefon etsem iyi olur.

Mildred:    No, why don’t you get the dustbin lorry to come and take this rubbish heap away? We’ll be better off without it!
Mildred:    Hayır, neden bir çöp kamyonu getirip bu çöpü attırmıyorsun? Bu olmadan daha iyi oluruz!

George:    Hello, Mildred, I just telephoned the garage.
George:    Merhaba Mildred, garaja demin telefon ettim.

Mildred:    Did they say they’d take it away?
Mildred:    Alacaklarını söylediler mi?

George:    Yes, Joe Fastbuck said if I gave him £ 10 he’d take it to the rubbish dump.
George:    Evet, Joe Fastbuck eğer 10 pound verirsem onu araba çöplüğüne götüreceğini  söyledi.

Mildred:    I’m not surprised! That’s where it should’ve been a long time ago!
Mildred:    Şaşırmadım! Onun uzun zaman önce oraya gitmiş olması gerekirdi!

 

Faydalı olabilecek diğer bazı konu başlıklarımız

İngilizce Deyimler
İngilizce Gramer
İngilizce Sayılar
İngilizce Alfabe
Simple Present Tense
İngilizce Günler

 

What are George and Mildred doing in the camp? - George ve Mildred kampta ne yapıyorlar?

ingilizce hikayeler | George & Mildred go camping - George ve Mildred kampa giderler

 
George:    Well, here we are Mildred, isn’t this lovely. Peace and quiet, beautiful countryside. Green grass, mountains, nature. It feels good to be alive.

George:    İşte buradayız. Mildred ne hoş değil mi. Huzurlu, sessiz ve güzel kır. Yeşil çimenler, dağlar ve doğa. Yaşamak ne güzel!

   

Mildred:    I’d feel better if I hadn’t heard the weather forecast, the man on the television said there was going to be terrible thunderstorms and it was going to hail!

Mildred:    Hava durumunu duymamış olsaydım ben de kendimi iyi hissedecektim. Televizyondaki adam müthiş gök gürültülü fırtınaların geleceğini ve dolu yağacağını söyledi.

    

George:    Nonsense! You don’t believe weather forecasts, do you? I never believe in weather forecasts. If they say it’s going to rain the sun shines, if they say it’s going to be hot and sunny it snows!

George    Saçma! Hava durumlarına inanmıyorsun değil mi? Ben hiç inanmam. Yağmur yağacak dediklerinde güneş parıldar, sıcak ve güneşli olacak dediklerinde kar yağar!

    

Mildred:    So you go and choose to go camping on a day with the worst possible weather forecast! Honestly, George you’re impossible!

Mildred:    Bu yüzden gittin ve kamp için en kötü hava durumlu günü seçtin! Gerçekten George tahammül edilmez bir adamsın!

    

George:      But, look, it’s sunny now! There isn’t a cloud in the sky!

George:    Fakat, bak şu anda güneşli!. Gökte bir tek bulut yok!

    

Mildred:    Yes, but you know as well as I do what the English weather is like. One minute, you can be sunbathing in your swimming trunks. And the next minute, it’s pouring with rain!

Mildred:    Fakat İngiliz havasını sen de benim kadar biliyorsun. Bir an mayonla güneşlenebilirsin diğer bir dakika bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordur!

    

George:    Anyway, what does it matter if it rains? We’ve got our waterproof tent.

George:    Neyse, yağmur yağarsa ne farkeder? Bizim su geçirmeyen çadırımız var.

    

Mildred:    Oh that! Did you waterproof it yourself?

Mildred:    Oh! Onu sen mi su geçirmez yaptın?

    

George:    Yes, I did what they told me in the camping shop. I put paraffin all over the tent. They told me that would keep the rain out.

George:    Evet, ben yaptım, kamping dükkanında anlattıklarıyla. Bütün çadırın üstüne parafin koydum. Onun yağmurdan koruyacağını söylediler.

    

Mildred:    O.K. Let’s get on with it and put the tent up!

Mildred:    Peki, gel şimdi çadırı kuralım.

    

George:    There you are! Doesn’t it look nice!

George:      İşte oldu! Güzel görünmüyor mu?

    

Mildred:    It certainly looks all right. But it smells horrible. It’s that paraffin you poured over it. It stinks! I’m not sleeping in it. It’s dangerous.

Mildred:    Gerçekten çok iyi gözüküyor, fakat korkunç kokuyor. Bu da onun üstüne döktüğün parafin yüzünden. Çok kötü kokuyor! Ben içinde yatmayacağım. Tehlikeli.

    

George:    Nonsense! To live in nature, you have to be tough, get used to living rough. The smell of paraffin never hurt anybody!

George:    Saçma! Doğada yaşamak için dayanıklı olmalısın ve zor yaşama alışmalısın. Parafin kokusu hiç kimseyi incitmez!

    

Mildred:    I’m not sleeping in that tent! And that’s final! I’m sleeping in the car!

Mildred:    O çadırda yatmayacağım! Bu son! Arabada uyuyacağım!

    

George:    Oh, all right, all right. You sleep in the car then. I’ll sleep in the te

George:    Peki, peki, sen arabada uyu öyleyse, ben çadırda uyuyacağım.

    

Mildred:    I’m hungry. What about cooking some supper?

Mildred:    Açım. Akşam yemeği pişirmeye ne dersin?

    

George:    No, problem. There’s a stream over there, so we’ve got fresh water and there’s plenty of wood to make a fire.

George:    Problem değil. Orada küçük bir dere var, iyi suyumuzu alabiliriz, ateş yakmak içinse çok odun var.

    

Mildred:    George, I can’t find the matches! How are we going to light the fire?

Mildred:    George, kibritleri bulamıyorum! Ateş nasıl yakacağız?

    

George:    I know. I read in a book that millions of years ago when people lived in caves, they used to strike two stones together to make fire.

George:    Biliyorum, milyonlarca yıl önce insanlar mağarada yaşadıklarında ateş yakmak için iki taşı birbirine sürttüklerini okumuştum.

    

Mildred:    Where are you going to get the stones from.

Mildred:    Peki, taşları nereden alacaksın?

    

George:    Over there in the stream.

George:    Oradan, dereden.

    

Mildred:    And what about paper? You need paper to light a fire and we didn’t even bring a newspaper!

Mildred:    Peki kağıt? Ateş yakmak için kağıda ihtiyacın var ve biz, bir gazete bile getirmedik!

  

George:    Don’t worry I know what to do, we’ll use dry leaves to start the fire! You see mother nature provides everything for people who live a healthy outdoor life!

George:    Endişelenme, ne yapacağımızı biliyorum, ateşi yakmak için kuru yapraklar kullanacağız! Görüyorsun, tabiat ana, dışarıda sağlıklı yaşayan insanlara herşeyi sunuyor!

   

Mildred:    Well, hurry up then and get a fire started! Don’t just stand there talking about it! George, George, you’re making so much smoke, my eyes are stinging and my clothes smell very bad!

Mildred:    Tamam, acele et ve ateşi yak! Sadece konuşup durma! George, George çok kötü duman yapıyorsun, gözlerim yanıyor ve elbiselerim çok fena kokuyor!

    

George:    I can’t get the fire to start. The leaves are damp.    

George:    Ateşi yakamıyorum.

    

Mildred:    Let’s eat those sandwiches I made this morning. I left them over there in the bag by that tree. Oh, no! George! Look a cow’s eating them. Go away! Shoo! You dirty cow! How dare you eat my sandwiches!

Mildred:    Unut ateşi o zaman. Gel de bu sabah yaptığım sandviçleri yiyelim. Onları orada, şu ağacın yanındaki çantada bıraktım. Hayır, George. Bak bir inek onları yiyor. Defol! Seni pis inek! Benim sandviçlerimi yemeye nasıl cesaret edersin.

    

George:      Are there any left?

George:    Hiç kaldı mı?

    

Mildred:      No, they’re all spoilt! The cow has stood on them.

Mildred:    Hayır, hepsi mahvolmuş. İnek onların üstüne basmış.

    

George:    Oh dear. Well, I’ve got some chocolate in the car and there’s some tea.

George:    Oh, sevgilim. Arabada biraz çikolata ve biraz çay var.

    

Mildred:    George!

Mildred:    George!

   

George:      Yes, dear

George:    Evet, sevgilim.

    

Mildred:    Do you realize we’re camping in a field of cows? If the farmer sees us he’ll be really angry!

Mildred:    İneklerin otlağında kamp yaptığımızı biliyor musun? Eğer çiftçi bizi görürse gerçekten çok kızacak!

    

George:    That’s funny! I didn’t see any cows when we first came here. They must have come from another field.

George:    Çok saçma! Buraya ilk geldiğimizde hiç inek görmedim. Başka bir tarladan gelmiş olmalılar.

    

Mildred:    They probably came when they saw us, maybe they thought we could give them something to eat!

Mildred:    Belki de bizi gördüklerinde geldiler, belki de onlara yemek için birşeyler vereceğimizi düşündüler!

    

George:    We did, your sandwiches!

George:    Verdik, senin sandviçlerini!

 

Mildred:    Honestly George, we could have spent a nice comfortable weekend at home, watching television.

Mildred:    Doğrusu George, evde televizyon seyrederek rahat hoş bir hafta sonu geçirebilirdik.

    

George:    You’re right dear, I’m sorry!

George:    Haklısın sevgilim, üzgünüm!

 

    Mildred:    Oh my God, look, here comes the farmer. He’s got a shotgun and he doesn’t look too happy.

Mildred:    Oh Tanrım, bak çiftçi geliyor. Silahı var ve pek mutlu gözükmüyor.

    

George:    You’re right dear! Let’s get out of here as fast as we can! I’m never, ever going camping again, I hate it!

George:    Haklısın sevgilim! Gel buradan olabildiğimizce çabuk çıkalım. Bir daha hiçbir zaman kamp yapmayacağım. Nefret ediyorum!


What is surprise in the art exhibition? - Sanat sergisindeki sürpriz nedir?

George ve Mildred bir sanat sergisine gidiyorlar.
 
ingilizce hikayeler | sanat sergisi - the art exhibition
 

George:    This is it- The New Wave Art Gallery, shall we go in? There’s an exhibition of some paintings by that new painter Dorian Scribble that I’d like to see.
George:    İşte burası. Yeni Akım Sanat Galerisi. İçeri girecek miyiz? Burada yeni ressam Dorian Scribble’ın görmek istediğim bazı resimlerinin sergisi var.
    
Mildred:    O.K. dear, let’s go and see the exhibition then- I love paintings.
Mildred:    Tamam sevgilim. O halde gel gidip sergiyi görelim. Resimleri severim.
    
George:    Two please, thank you very much. And could I have a brochure as well? Thank you. Right dear, this way.
George:    İki tane lütfen, teşekkür ederim ve bir tane de broşür alabilir miyim?  Teşekkür ederim. Tamam sevgilim buradan.
    
Mildred:    Is that a painting? It looks like somebody has thrown some spaghetti on the wall and then put a frame around it!
Mildred:    O, resim mi? Sanki birisi duvara spagetti atmış ve onu çerçevelemiş gibi gözüküyor.

George:    Don’t be silly, darling! That’s called abstract art. It’s not meant to show anything!
George:    Saçmalama sevgilim! Bu soyut resim diye adlandırılır ve hiçbir şey göstermesi beklenemez
  
Mildred:    But our son Tony could paint like that and he’s only two years old! That’s not art!
Mildred:    Fakat oğlumuz Tony bunu çizebilirdi ve o, henüz iki yaşında! Bu sanat değil!
    
George:    Oh, I like it. I mean you have to understand the deep powerful hidden meanings that the artist was trying to show.
George:    Oh, ondan hoşlandım. Bu, ressamın göstermeye çalıştığı derin kuvvetli ve gizli manaları anlaman gerekli diyorum.
    
Mildred:    The only meaning I can get from that painting is that either the artist has been violently sick on the wall or has had an argument with a can of spaghetti!  
Mildred:    Bundan çıkardığım tek anlam, ya bu ressam duvara çok fena kızmış ya da bir kutu spagetti ile savaş yapmış!
    
George:    Now! Now! Don’t be like that! Look at this painting here. Can’t you understand what the artist was trying to say in this painting? It’s so powerful and moving.  
George:    Şimdi! Şimdi! Böyle yapma! Buradaki bu resme bak. Bu resimde ressamın ne söylemeye çalıştığını anlamıyor musun? Ne kadar güçlü ve haraketli.
    
Mildred:    It just looks like there has been an explosion in a paint factory. It makes me feel sick!
Mildred:    Sadece boya fabrikasında patlama olmuş gibi gözüküyor. Midemi bulandırdı!
    
George:    What about this painting then? Now you can’t complain about this one, it’s perfect, there’s no mess, no mistakes. The quality of the light and depth is perfection.   
George:    Peki bu resim hakkında ne düşünüyorsun? Şimdi bunun için bir şey söyleyemezsin. Harika, hata ve karışıklık yok. Işığın ve derinliğin (perspektifin) kalitesi harika.
    
Mildred:    That’s not a painting, it’s a window.
Mildred:    O bir resim değil, pencere.
    
George:    Oh, yes of course. I wondered why the trees were moving!
George:    Oh tabii. Ben de ağaçlar neden kıpırdıyor diye merak ediyordum!
    
Mildred:    What about this George? What’s it called?
Mildred:    Ya bu George? Bunun ismi ne?
    
George:    I’ll look at the brochure. Ah, here it is. Number 10. It’s called A wall of a room after a bomb has exploded.
George:    Broşüre bakacağım. Ah burada. 10 numara. İsmi, bomba atıldıktan sonraki duvar.
    
Mildred:    That’s exactly what it is! He didn’t paint that picture. He exploded a bomb in a small room and took a piece of the wall, put it in an art gallery and calls it art!
Mildred:    Gerçekten tam ismi gibi! Bu resmi çizmemiş, küçük bir duvara bomba atmış ve duvardan bir parça almış ve onu sanat galerisine koymuş ve sanat diye isimlendiriliyor!
    
George:    Oh, don’t be so difficult, Mildred! This is the future of art. It’s a new direction of creativity. Using a paintbrush isn’t the only way to paint a picture.
George:    Zorluk çıkartma Mildred! Bu sanatın geleceği, yaratıcılığın yeni yönü. Fırça kullanmak resim yapmanın tek yolu değildir.
    
Mildred:    So, it would seem! And what is that over there?
Mildred:    Öyle görünüyor! Oradaki nedir?
    
George:    It’s a pile of bricks dear!
George:    Bir yığın tuğla sevgilim!
    
Mildred:    I know it’s a pile of bricks, but what is supposed to be?
Mildred:    Bir yığın tuğla olduğunu biliyorum, fakat ne anlama geliyor?
    
George:    Wait a minute, no, that’s not in the brochure. Oh, look over there. Some workmen are repairing the wall!
George:    Bir dakika bekle. Broşürde yok. Oh, oraya bak. Birkaç işçi duvarı onarıyorlar.
    
Mildred:    You could have fooled me. I thought they were part of the show. Living art I mean how can you tell the difference between what is art and  what isn’t?
Mildred:    Beni aptal yaptın. Onların da yaşayan sanat gösterisinin bir parçası olduğunu zannettim. Ne sanattır, ne değildir, farkını nasıl söyleyebilirsin?
    
George:    That’s just it! You can’t!
George:    İşte problem bu! Söyleyemezsin.

Mildred:    In that case why have art exhibitions at all?
Mildred:    Peki bu durumda neden sanat sergileri oluyor?

George:    To show people that art is just an idea invented by people and that everything, a pile of bricks, an explosion in a paint factory, is art in it’s own way.
George:    İnsanlara sanatın kişi tarafından bulunan bir fikir olduğunu ve her şeyin, örneğin bir tuğla yığınının, boya fabrikasındaki bir patlamanın kendi çapında bir sanat olduğunu göstermek için.
    
Mildred:    What about the great painters like Michelangelo and Leonardo then?
Mildred:    Öyleyse Michelangelo ve Leonardo gibi büyük ressamlardan ne haber?
    
George:    Of course they were good, but art has to always go in new directions. It can’t always stay the same.
George:    Tabii, onlar çok iyiydi, fakat sanat yeni yönelimlere doğru gitmek zorundadır. Sürekli olduğu gibi kalamaz.
    
Mildred:    It seems to have got much worse then!
Mildred:    Daha da kötüleşecek gibi gözüküyor öyleyse!
    
George:    Look, I’ll tell you a story. One day in Paris, there was a conference of famous art critics, painters and historians. They were shown some paintings.
George:    Bak, sana bir hikaye anlatacağım. Bir gün Paris’te ünlü sanat eleştirmenlerinin, ressamların ve tarihçilerin katıldığı bir konferans vardı. Bazı resimler onlara gösterildi.
    
Mildred:    Were they like these ones by any chance?
Mildred:    Şans eseri onlar da, bunlar gibi miydi?
    
George:    Funny, you should ask. Yes, they were in the same style.
George:    Sorman garip. Evet aynı stildeydiler.
    
Mildred:    I see. Go on.
Mildred:    Evet anlıyorum. Devam et.
    
George:    Well, the organizer of the exhibition asked the painters what they thought about the paintings.
George:    Serginin organizatörü ressamlardan resimler hakkında ne düşündüklerini sordu.
    
Mildred:    What did they say?
Mildred:    Onlar ne söyledi?
    
George:    Oh, that they were wonderfully beautiful and full of the deepest and highest emotions that a human being could possess.
George:    Oh, onlar harika ve güzel olduklarını ve insanın verebileceği, en yüksek ve en derin duygularla dolu olduklarını söylediler.
    
Mildred:    Yes, yes, I see so what?
Mildred:    Evet, evet, anlıyorum, sonra?
    
George:    Well, the director of the exhibition then said: Would you gentlemen now like to meet the painter?
George:    Serginin müdürü, bu ressamla tanışmak isteyip istemediklerini sordu.
    
Mildred:    And they said: ‘Yes’ I suppose.
Mildred:    Zannediyorum onlar da evet demiştir.
    
George:    Yes, and do you know who the painter was?
George:    Evet, ressamın kim olduğunu biliyor musun?
    
Mildred:    No, tell me.
Mildred:    Hayır, söyle bana.
    
George:    It was a monkey called Dorian Scribble, who’d been locked in a room and given pots of paint to play with.
George:    O, bir odaya kilitlenmiş ve kendisine oynamak için boya kutuları verilmiş Dorian Scribble isminde bir maymundu.
    
Mildred:    And those paintings were the result. Of course, of course, I see, I see and we’re looking at the same paintings now!
Mildred:    Ve bu resimler de sonucu. Tabii, tabii, şimdi anlıyorum, aynı resimlere bakıyoruz!
    
George:    My God you’re right! I want my money back. We’ve been tricked!
George:    Tanrım haklısın! Paramı geri istiyorum! Aldatıldık!
    
Mildred:    Let’s go and see the manager immediately. This exhibition is a trick and a disgrace!
Mildred:    Derhal gidip müdürü görelim. Bu sergi aldatmaca ve yüz karası!

 

Tüm diğer konularımızı  İngilizce Konu Listesi  sayfamızda bulabilirsiniz.

 


Faydalı olabilecek diğer bazı konu başlıklarımız

İngilizce Aylar

İngilizce Sayılar

İngilizce Gramer

 

Yorum Yazabilirsiniz

Lütfen değerlendirmenizi yapınız!

Alışveriş Sepetiniz

Sepetiniz henüz boş
ALIŞVERİŞE DEVAM ET

HESABINIZA GİRİŞ YAPIN

Parolanızı mı unuttunuz?
ÜYE DEĞİLSENÜYE OL