NE ARAMIŞTINIZ?

İngilizce Hikayeler

İçerikler

English Stories İngilizce Hikayeler

Sitemizin bu bölümünde çeşitli İngilizce hikayeler, Türkçesi ile birlikte yer almaktadır. Hiç şüphesiz hikaye okumak, çok fayfalı bir uğraştır. Kelime dağarcığınızın genişlemesinde de çok etkili olacaktır. Böylece daha önce öğrenmiş olduğunuz cümle yapılarının belleğinize daha rahat bir şekilde yerleştiğini göreceksiniz.
 
Hatırlatma: Sayfamızda incelemekte olduğunuz  İngilizce hikayeler  Limasollu Naci Öğretim Yayınları’nın   İngilizce eğitim seti  içeriklerinin yardımcı kitaplarından alınmış bulunmaktadır. Hikayelerimiz, hem eğlenceli hem de öğretici nitelikte hazırlanmıştır.


Sevimli kahramanlarımız George ve Mildred'ın kamp macerası bakalım nasıl sonuçlanıyor? smiley

What are George and Mildred Doing in the Camp? - George ve Mildred Kampta Ne Yapıyorlar?

 
ingilizce hikayeler | George & Mildred go camping - George ve Mildred kampa giderler
 

George:    Well, here we are Mildred, isn’t this lovely. Peace and quiet, beautiful countryside. Green grass, mountains, nature. It feels good to be alive.

George:    İşte buradayız. Mildred ne hoş değil mi. Huzurlu, sessiz ve güzel kır. Yeşil çimenler, dağlar ve doğa. Yaşamak ne güzel!

   

Mildred:    I’d feel better if I hadn’t heard the weather forecast, the man on the television said there was going to be terrible thunderstorms and it was going to hail!

Mildred:    Hava durumunu duymamış olsaydım ben de kendimi iyi hissedecektim. Televizyondaki adam müthiş gök gürültülü fırtınaların geleceğini ve dolu yağacağını söyledi.

    

George:    Nonsense! You don’t believe weather forecasts, do you? I never believe weather forecasts. If they say it’s going to rain the sun shines, if they say it’s going to be hot and sunny it snows!

George    Saçma! Hava durumlarına inanmıyorsun değil mi? Ben hiç inanmam. Yağmur yağacak dediklerinde güneş parıldar, sıcak ve güneşli olacak dediklerinde kar yağar!

    

Mildred:    So you go and choose to go camping on a day with the worst possible weather forecast! Honestly, George you’re impossible!

Mildred:    Bu yüzden gittin ve kamp için en kötü hava durumlu günü seçtin! Gerçekten George tahammül edilmez bir adamsın!

    

George:      But, look, it’s sunny now! There isn’t a cloud in the sky!

George:    Fakat, bak şu anda güneşli!. Gökte bir tek bulut yok!

    

Mildred:    Yes, but you know as well as I do what the English weather is like. One minute, you can be sunbathing in your swimming trunks. And the next minute, it’s pouring with rain!

Mildred:    Fakat İngiliz havasını sen de benim kadar biliyorsun. Bir an mayonla güneşlenebilirsin diğer bir dakika bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordur!

    

George:    Anyway, what does it matter if it rains? We’ve got our waterproof tent.

George:    Neyse, yağmur yağarsa ne farkeder? Bizim su geçirmeyen çadırımız var.

    

Mildred:    Oh that! Did you waterproof it yourself?

Mildred:    Oh! Onu sen mi su geçirmez yaptın?

    

George:    Yes, I did what they told me in the camping shop. I put paraffin all over the tent. They told me that would keep the rain out.

George:    Evet, ben yaptım, kamping dükkanında anlattıklarıyla. Bütün çadırın üstüne parafin koydum. Onun yağmurdan koruyacağını söylediler.

    

Mildred:    O.K. Let’s get on with it and put the tent up!

Mildred:    Peki, gel şimdi çadırı kuralım.

    

George:    There you are! Doesn’t it look nice!

George:      İşte oldu! Güzel görünmüyor mu?

    

Mildred:    It certainly looks all right. But it smells horrible. It’s that paraffin you poured over it. It stinks! I’m not sleeping in it. It’s dangerous.

Mildred:    Gerçekten çok iyi gözüküyor, fakat korkunç kokuyor. Bu da onun üstüne döktüğün parafin yüzünden. Çok kötü kokuyor! Ben içinde yatmayacağım. Tehlikeli.

    

George:    Nonsense! To live in nature, you have to be tough, get used to living rough. The smell of paraffin never hurt anybody!

George:    Saçma! Doğada yaşamak için dayanıklı olmalısın ve zor yaşama alışmalısın. Parafin kokusu hiç kimseyi incitmez!

    

Mildred:    I’m not sleeping in that tent! And that’s final! I’m sleeping in the car!

Mildred:    O çadırda yatmayacağım! Bu son! Arabada uyuyacağım!

    

George:    Oh, all right, all right. You sleep in the car then. I’ll sleep in the te

George:    Peki, peki, sen arabada uyu öyleyse, ben çadırda uyuyacağım.

    

Mildred:    I’m hungry. What about cooking some supper?

Mildred:    Açım. Akşam yemeği pişirmeye ne dersin?

    

George:    No, problem. There’s a stream over there, so we’ve got freshwater and there’s plenty of wood to make a fire.

George:    Problem değil. Orada küçük bir dere var, iyi suyumuzu alabiliriz, ateş yakmak içinse çok odun var.

    

Mildred:    George, I can’t find the matches! How are we going to light the fire

Mildred:    George, kibritleri bulamıyorum! Ateş nasıl yakacağız?

    

George:    I know. I read in a book that millions of years ago when people lived in caves, they used to strike two stones together to make fire.

George:    Biliyorum, milyonlarca yıl önce insanlar mağarada yaşadıklarında ateş yakmak için iki taşı birbirine sürttüklerini okumuştum.

    

Mildred:    Where are you going to get the stones from.

Mildred:    Peki, taşları nereden alacaksın?

    

George:    Over there in the stream.

George:    Oradan, dereden.

    

Mildred:    And what about paper? You need paper to light a fire and we didn’t even bring a newspaper!

Mildred:    Peki kağıt? Ateş yakmak için kağıda ihtiyacın var ve biz, bir gazete bile getirmedik!

  

George:    Don’t worry I know what to do, we’ll use dry leaves to start the fire! You see mother nature provides everything for people who live the healthy outdoor life!

George:    Endişelenme, ne yapacağımızı biliyorum, ateşi yakmak için kuru yapraklar kullanacağız! Görüyorsun, tabiat ana, dışarıda sağlıklı yaşayan insanlara herşeyi sunuyor!

   

Mildred:    Well, hurry up then and get a fire started! Don’t just stand there talking about it! George, George, you’re making so much smoke, my eyes are stinging and my clothes smell very bad!

Mildred:    Tamam, acele et ve ateşi yak! Sadece konuşup durma! George, George çok kötü duman yapıyorsun, gözlerim yanıyor ve elbiselerim çok fena kokuyor!

    

George:    I can’t get the fire to start. The leaves are damp.    

George:    Ateşi yakamıyorum.

    

Mildred:    Let’s eat those sandwiches I made this morning. I left them over there in the bag by that tree. Oh, no! George! Look a cow’s eating them. Go away! Shoo! You dirty cow! How dare you eat my sandwiches!

Mildred:    Unut ateşi o zaman. Gel de bu sabah yaptığım sandviçleri yiyelim. Onları orada, şu ağacın yanındaki çantada bıraktım. Hayır, George. Bak bir inek onları yiyor. Defol! Seni pis inek! Benim sandviçlerimi yemeye nasıl cesaret edersin.

    

George:      Are there any left?

George:    Hiç kaldı mı?

    

Mildred:      No, they’re all spoilt! The cow has stood on them.

Mildred:    Hayır, hepsi mahvolmuş. İnek onların üstüne basmış.

    

George:    Oh dear. Well I’ve got some chocolate in the car and there’s some tea.

George:    Oh, sevgilim. Arabada biraz çikolata ve biraz çay var.

    

Mildred:    George!

Mildred:    George!

   

George:      Yes, dear

George:    Evet, sevgilim.

    

Mildred:    Do you realise we’re camping in a field of  cows? If the farmer sees us he’ll be really angry!

Mildred:    İneklerin otlağında kamp yaptığımızı biliyor musun? Eğer çiftçi bizi görürse gerçekten çok kızacak!

    

George:    That’s funny! I didn’t see any cows when we first came here. They must have come from another field.

George:    Çok saçma! Buraya ilk geldiğimizde hiç inek görmedim. Başka bir tarladan gelmiş olmalılar.

    

Mildred:    They probably came when they saw us, may be they thought we could give them something to eat!

Mildred:    Belki de bizi gördüklerinde geldiler, belki de onlara yemek için birşeyler vereceğimizi düşündüler!

    

George:    We did, your sandwiches!

George:    Verdik, senin sandviçlerini!

 

Mildred:    Honestly George, we could have spent a nice comfortable weekend at home, watching television.

Mildred:    Doğrusu George, evde televizyon seyrederek rahat hoş bir hafta sonu geçirebilirdik.

    

George:    You’re right dear, I’m sorry!

George:    Haklısın sevgilim, üzgünüm!

 

    Mildred:    Oh my God, look, here comes the farmer. He’s got a shotgun and he doesn’t look too happy.

Mildred:    Oh Tanrım, bak çiftçi geliyor. Silahı var ve pek mutlu gözükmüyor.

    

George:    You’re right dear! Let’s get out of here as fast as we can! I’m never, ever going camping again, I hate it!

George:    Haklısın sevgilim! Gel buradan olabildiğimizce çabuk çıkalım. Bir daha hiçbir zaman kamp yapmayacağım. Nefret ediyorum!

 

What is Surprise in the Art Exhibition? - Sanat Sergisindeki Sürpriz Nedir?

George ve Mildred bir sanat sergisine gidiyorlar. 

 
ingilizce hikayeler | sanat sergisi - the art exhibition
 

George:    This is it- The New Wave Art Gallery, shall we go in? There’s an exhibition of some paintings by that new painter Dorian Scribble that I’d like to see.
George:    İşte burası. Yeni Akım Sanat Galerisi. İçeri girecek miyiz? Burada yeni ressam Dorian Scribble’ın görmek istediğim bazı resimlerinin sergisi var.
    
Mildred:    O.K. dear, let’s go and see the exhibiton then- I love paintings.
Mildred:    Tamam sevgilim. O halde gel gidip sergiyi görelim. Resimleri severim.
    
George:    Two please, thank you very much. And could I have a brochure as well? Thank you. Right dear, this way.
George:    İki tane lütfen, teşekkür ederim ve bir tane de broşür alabilir miyim?  Teşekkür ederim. Tamam sevgilim buradan.
    
Mildred:    Is that a painting? It looks like somebody has thrown some spaghetti on the wall and then put a frame around it!
Mildred:    O, resim mi? Sanki birisi duvara spagetti atmış ve onu çerçevelemiş gibi gözüküyor.

George:    Don’t be silly, darling! That’s called abstract art. It’s not meant to show anything!
George:    Saçmalama sevgilim! Bu soyut resim diye adlandırılır ve hiçbir şey göstermesi beklenemez
  
Mildred:    But our son Tony could paint like that and he’s only two years old! That’s not art!
Mildred:    Fakat oğlumuz Tony bunu çizebilirdi ve o, henüz iki yaşında! Bu sanat değil!
    
George:    Oh, I like it. I mean you have to understand the deep powerful hidden meanings that the artist was trying to show.
George:    Oh, ondan hoşlandım. Bu, ressamın göstermeye çalıştığı derin kuvvetli ve gizli manaları anlaman gerekli diyorum.
    
Mildred:    The only meaning I can get from that painting is that either the artist has been violently sick on the wall or has had an argument with a can of spaghetti!  
Mildred:    Bundan çıkardığım tek anlam, ya bu ressam duvara çok fena kızmış ya da bir kutu spagetti ile savaş yapmış!
    
George:    Now! Now! Don’t be like that! Look at this painting here. Can’t you understand what the artist was trying to say in this painting? It’s so powerful and moving.  
George:    Şimdi! Şimdi! Böyle yapma! Buradaki bu resme bak. Bu resimde ressamın ne söylemeye çalıştığını anlamıyor musun? Ne kadar güçlü ve haraketli.
    
Mildred:    It just looks like there has been an explosion in a paint factory. It makes me feel sick!
Mildred:    Sadece boya fabrikasında patlama olmuş gibi gözüküyor. Midemi bulandırdı!
    
George:    What about this painting then? Now you can’t complain about this one, it’s perfect, there’s no mess, no mistakes. The quality of the light and depth is perfection.   
George:    Peki bu resim hakkında ne düşünüyorsun? Şimdi bunun için bir şey söyleyemezsin. Harika, hata ve karışıklık yok. Işığın ve derinliğin (perspektifin) kalitesi harika.
    
Mildred:    That’s not a painting, it’s a window.
Mildred:    O bir resim değil, pencere.
    
George:    Oh, yes of course. I wondered why the trees were moving!
George:    Oh tabii. Ben de ağaçlar neden kıpırdıyor diye merak ediyordum!
    
Mildred:    What about this George? What’s it called?
Mildred:    Ya bu George? Bunun ismi ne?
    
George:    I’ll look in the brochure. Ah, here it is. Number 10. It’s called “ A wall of a room after a bomb has exploded.”
George:    Broşüre bakacağım. Ah burada. 10 numara. İsmi, bomba atıldıktan sonraki duvar.
    
Mildred:    That’s exactly what it is! He didn’t paint that picture. He exploded a bomb in a small room and took a piece of the wall, put it in an art gallery and calls it art!
Mildred:    Gerçekten tam ismi gibi! Bu resmi çizmemiş, küçük bir duvara bomba atmış ve duvardan bir parça almış ve onu sanat galerisine koymuş ve sanat diye isimlendiriliyor!
    
George:    Oh, don’t be so difficult, Mildred! This is the future of art. It’s a new direction of creativity. Using a paintbrush isn’t the only way to paint a picture.
George:    Zorluk çıkartma Mildred! Bu sanatın geleceği, yaratıcılığın yeni yönü. Fırça kullanmak resim yapmanın tek yolu değildir.
    
Mildred:    So, it would seem! And what is that over there?
Mildred:    Öyle görünüyor! Oradaki nedir?
    
George:    It’s a pile of bricks dear!
George:    Bir yığın tuğla sevgilim!
    
Mildred:    I know it’s a pile of bricks, but what is supposed to be?
Mildred:    Bir yığın tuğla olduğunu biliyorum, fakat ne anlama geliyor?
    
George:    Wait a minute, no, that’s not in the brochure. Oh, look over there. Some workmen are repairing the wall!
George:    Bir dakika bekle. Broşürde yok. Oh, oraya bak. Birkaç işçi duvarı onarıyorlar.
    
Mildred:    You could have fooled me. I thought they were part of the show. Living art I mean how can you tell the difference between what is art and  what isn’t?
Mildred:    Beni aptal yaptın. Onların da yaşayan sanat gösterisinin bir parçası olduğunu zannettim. Ne sanattır, ne değildir, farkını nasıl söyleyebilirsin?
    
George:    That’s just it! You can’t!
George:    İşte problem bu! Söyleyemezsin.

Mildred:    In that case why have art exhibitions at all?
Mildred:    Peki bu durumda neden sanat sergileri oluyor?

George:    To show people that art is just an idea invented by people and that everything, a pile of bricks, an explosion in a paint factory, is art in it’s own way.
George:    İnsanlara sanatın kişi tarafından bulunan bir fikir olduğunu ve her şeyin, örneğin bir tuğla yığınının, boya fabrikasındaki bir patlamanın kendi çapında bir sanat olduğunu göstermek için.
    
Mildred:    What about the great painters like Michelangelo and Leonardo then?
Mildred:    Öyleyse Michelangelo ve Leonardo gibi büyük ressamlardan ne haber?
    
George:    Of course they were good, but art has to always go in new directions. It can’t always stay the same.
George:    Tabii, onlar çok iyiydi, fakat sanat yeni yönelimlere doğru gitmek zorundadır. Sürekli olduğu gibi kalamaz.
    
Mildred:    It seems to have got much worse then!
Mildred:    Daha da kötüleşecek gibi gözüküyor öyleyse!
    
George:    Look, I’ll tell you a story. One day in Paris, there was a conference of famous art critics, painters and historians. They were shown some paintings.
George:    Bak, sana bir hikaye anlatacağım. Bir gün Paris’te ünlü sanat eleştirmenlerinin, ressamların ve tarihçilerin katıldığı bir konferans vardı. Bazı resimler onlara gösterildi.
    
Mildred:    Were they like these ones by any chance?
Mildred:    Şans eseri onlar da, bunlar gibi miydi?
    
George:    Funny, you should ask. Yes, they were in the same style.
George:    Sorman garip. Evet aynı stildeydiler.
    
Mildred:    I see. Go on.
Mildred:    Evet anlıyorum. Devam et.
    
George:    Well, the organiser of the exhibition asked the painters what they thought about the paintings.
George:    Serginin organizatörü ressamlardan resimler hakkında ne düşündüklerini sordu.
    
Mildred:    What did they say?
Mildred:    Onlar ne söyledi?
    
George:    Oh, that they were wonderfully beautiful and full of the deepest and highest emotions that a human being could possess.
George:    Oh, onlar harika ve güzel olduklarını ve insanın verebileceği, en yüksek ve en derin duygularla dolu olduklarını söylediler.
    
Mildred:    Yes, yes, I see so what?
Mildred:    Evet, evet, anlıyorum, sonra?
    
George:    Well, the director of the exhibition then said: Would you gentlemen now like to meet the painter?
George:    Serginin müdürü, bu ressamla tanışmak isteyip istemediklerini sordu.
    
Mildred:    And they said: ‘Yes’ I suppose.
Mildred:    Zannediyorum onlar da “evet” demiştir.
    
George:    Yes, and do you know who painter was?
George:    Evet, ressamın kim olduğunu biliyor musun?
    
Mildred:    No, tell me.
Mildred:    Hayır, söyle bana.
    
George:    It was a monkey called Dorian Scribble, who’d been locked in a room and given pots of paint to play with.
George:    O, bir odaya kilitlenmiş ve kendisine oynamak için boya kutuları verilmiş Dorian Scribble isminde bir maymundu.
    
Mildred:    And those paintings were the result. Of course, of course, I see, I see and we’re looking at the same paintings now!
Mildred:    Ve bu resimler de sonucu. Tabii, tabii, şimdi anlıyorum, aynı resimlere bakıyoruz!
    
George:    My God you’re right! I want my money back. We’ve been tricked!
George:    Tanrım haklısın! Paramı geri istiyorum! Aldatıldık!
    
Mildred:    Let’s go and see the manager immediately. This exhibition is a trick and a disgrace!
Mildred:    Derhal gidip müdürü görelim. Bu sergi aldatmaca ve yüz karası!

 

What Happens to George and Mildred at Picnic? - George ve Mildred'ın Piknikte Başına Neler Geliyor?

George ve Mildred bir pikniğe gidiyorlar. 
 
ingilizce hikayeler | piknik - the picnic

George:    Let’s stop here, Mildred. This  looks like a good place for a picnic.
George:     Burada duralım Mildred. Burası piknik için iyi bir yer gibi gözüküyor.
    
Mildred:    Yes, there’s certainly a nice view. Let’s go and sit by that waterfall over there!
Mildred:    Evet, kesinlikle hoş bir manzarası var. Hadi, gidelim ve oradaki şelalenin yanında oturalım!

George:    Right, Mildred, you sit there by that tree, I just want to take a photo of you with the waterfall in.
George:    Tamam, Mildred, oraya şu ağacın yanına otur. Senin, şelalenin yanında bir fotoğrafını çekmek istiyorum.

Mildred:    You go ahead, I’m starving, I’m going to start on the sandwiches right now!
Mildred:    Sen devam et. Ben açım. Şimdi sandviçlerle başlayacağım.

George:    I’m going over to the edge of the hill to get a photo of the valley and the mountain behind.
George:    Vadinin ve arkasındaki dağın fotoğrafını çekmek için bu tepenin yanına gidiyorum.

Mildred:    My God, what’s that smell? It’s disgusting! I feel sick, I can’t eat the sandwiches. Where’s it coming from?
Mildred:    Tanrım, o koku ne? Berbat bir şey! Midem bulanıyor, sandviçleri yiyemiyorum. O, nereden geliyor?

George:    From over here. I think, there’s a pile of old food tins and rotten vegetables just below where I’m standing.
George:    Buradan zannediyorum. Durduğum yerin tam aşağısında konserve kutuları ve bozulmuş sebzelerden oluşan bir yığın var.

Mildred:    Thanks for telling me, I’ll enjoy my sandwiches even more now!
Mildred:    Bana söylediğin için teşekkürler, şimdi sandviçlerimden eskisinden de fazla zevk alacağım!

George:    Sorry dear, I didn’t know there’d be a rubbish dump in such a beautiful place, people are disgusting!
George:    Özür dilerim sevgilim. Böyle güzel bir yerde bir çöplüğün olabileceğini düşünmedim, insanlar çok berbat!

Mildred:      It smells so terrible! I think I’m going to be sick!
Mildred:    Kokuyor! Zannediyorum kusacağım.

George:    Well, that’s ruined my photograph!
George:    Güzel, bu benim fotoğrafımı berbat etti!

Mildred:    What about my lunch! I’m going to have a shot of whisky phew I need it! That smell!

George:    O.K. Let’s go somewhere else.
George:    Tamam, hadi başka bir yere gidelim.

Mildred:    Not before time!
Mildred:    Biran önce!

George:    Those sandwiches were good, Mildred. Let’s have some coffee. Here’s no smell aaaaaaagh!
George:    Bu sandviçler çok güzeldi Mildred. Hadi biraz kahve içelim.
    
George:    What’s the matter, Mildred?
George:    Ne oldu Mildred?

Mildred:    Christ! I’ve been sitting on an ant’s nest. They’re crawling all over me and biting me!
Mildred:    Tanrım! Karınca yuvasının üstünde oturuyormuşum. Onlar, üstüme çıkıyorlar ve beni ısırıyorlar!

George:    Bad luck! Quickly let me pour some whisky over you! I read in a book that ants hate alcohol!
George:    Kötü şans! Hemen üstüne viski dökeyim, izin ver! Karıncaların alkolden nefret ettiğini okumuştum!

Mildred:    No, you don’t, George! I think I’ve got most of them off now. God, I’m covered with bites! You do pick good places to picnic in George, don’t you?
Mildred:    Hayır George! Zannetmiyorum, şimdi çoğundan kurtuldum. Tanrım, böcek ısırmalarıyla kaplandım! Piknik için güzel yerler buluyorsun George, değil mi?

George:    I didn’t ask you to sit on that anthill!
George:    O, karınca yuvasına otur diye ben söylemedim!

Mildred:    Well, you could have told me it was an anthill!
Mildred:    Onun bir karınca tepeciği olduğunu söyleyebilirdin!

George:      I’m sorry, I didn’t see any ants. Hey, I’m going for a walk. On the map it says there’s an old mine near here.
George:    Özür dilerim, hiç karınca görmedim. Hey, ben yürüyüşe çıkıyorum. Haritada, yakında eski bir madenin olduğu gözüküyor.

Mildred:    Be careful George, those old mines are dangerous. Don’t go into the tunnels.
Mildred:    Dikkatli ol George, o eski madenler tehlikelidir. Tünellerin içine gitme.

George:    No, I won’t, I’ll be O.K. Aaaaaaaah! Help! Mildred! Get me out!
George:    Hayır, gitmeyeceğim. İyiyim. Aaaaaaah! Yardım! Yardım! Mildred! Beni dışarı çıkar!

Mildred:    George! George! Where are you?
Mildred:    George! George! Neredesin?
   
George:     Over here!
George:    Burada!
   
Mildred:    Where? I can’t see you!
Mildred:    Nerede? Seni göremiyorum!
    
George:    Here! Here! You’re very near!
George:    Burada! Burada! Sen yakındasın!

Mildred:    Christ! George! What’re you doing down in that hoel?
Mildred:    Tanrım! George! O deliğin içinde ne yapıyorsun?

George:    What do you think I’m doing down here? Having a cocktail party all by myself? I fell down, didn’t I?
George:    Burada ne yaptığımı zannediyorsun? Kendi kendime kokteyl parti mi veriyorum? Düştüm değil mi?

Mildred:    But didn’t you see the hole?   
Mildred:    Fakat, o deliği görmedin mi?

George:    It wasn’t there before I fell into it. At least I couldn’t see it. Help get me out. There’s some rope in the car.
George:    Ben düşmeden önce o orada değildi. En azından onu görmedim. Dışarı çıkmama yardım et. Arabada bir parça ip var.

Mildred:    I warned you about going near that old mine. Now where are you going?
Mildred:    Eski madene gitmek için seni uyarmıştım. Şimdi nereye gidiyorsun?

George:    I’m going for a short walk, not near the mines dear, don’t worry!
George:    Kısa bir yürüyüşe gidiyorum. Endişelenme! Madenlerin yanına değil.

Mildred:    Shall I call the helicopters in now to look for you? Or later?
Mildred:    Seni aramak için helikopterleri şimdi mi çağırayım? Sonra mı?

George:    Look, what I’ve found! Some honey!
George:    Bak! Ne buldum. Biraz bal!

Mildred:    Where did you get it?
Mildred:    Nereden aldın?

George:    here’s an old bees nest in a dead tree near the wood over there!
George:    Orada korunun yanında ölü bir ağaçta eski bir kovan var!

Mildred:    Weren’t there any bees? Didn’t you get stung?
Mildred:    Arılar yok muydu? Hiç sokulmadın mı?

George:    I didn’t see any near the nest.
George    Kovanın yanında hiç arı görmedim.

Mildred:    Listen! What’s that noise?
Mildred:    Dinle! Bu ses nedir?

George    Oh, no, its the bees they’re after me! The bees are coming! The bees are coming!
George:    Oh, hayır, arılar, onlar benim peşimde! Arılar geliyor! Arılar geliyor!

Mildred:    Quick! Let’s get to the car before they get to us.
Mildred:    Çabuk! Onlar gelmeden önce arabaya gidelim.

George:    Quick! Close your window! They’re trying to come in. Let’s get out of here fast.
George:    Çabuk! Pencereni kapa! İçeri girmeye çalışıyorlar. Hadi çabuk buradan gidelim.

Mildred:    Well, I didn’t enjoy that picnic at all George, why did you have to go and stir up those bees?
Mildred:    Piknikten hiç hoşlanmadım George. Neden gidip, arıları rahatsız etmek zorunda kaldın?

George:    Well, I got some honey didn’t I and the bees didn’t sting me, aaaaaaagh!
George:    Tamam, biraz bal aldım değil mi, ve arılar beni sokmadı, aaaaaaah!

Mildred:    George! George! What’s the matter?
Mildred:    George! George! Ne var?

George:    There’s a bee in my trousers. It’s just stung me. Quick I’ve got to stop the car and take my trousers off.
George:    Pantolonumun içinde bir arı var. Beni soktu. Çabuk! Arabayı durdurup, pantolonumu çıkarmalıyım.

Mildred:    Well, hurry up and make sure no one sees you. I wish we’d stayed at home, could have had a nice cup of tea in front of the television!
Mildred:    Oldu, çabuk ol, kimsenin seni görmediğine emin ol. Keşke evde kalsaydık. Televizyonun karşısında güzel bir bardak çay içerdik!

 

Ayrıca diğer İngilizce Metinler ve Kısa Hikayeler sayfamızı incelemek için tıklayabilirsiniz.

İngilizce Metinler ve Kısa Hikayeler

 

Faydalı olabilecek diğer bazı konu başlıklarımız

İngilizce

İngilizce Gramer

İngilizce Sayılar

Limasollu Naci Eğitim Yayınları
Limasollu Naci Eğitim Yayınları
Limasollu Naci Eğitim Yayınları
Limasollu Naci Eğitim Yayınları
Limasollu Naci Eğitim Yayınları

Yorum Yazabilirsiniz

Lütfen değerlendirmenizi yapınız!

Alışveriş Sepetiniz

Sepetiniz henüz boş
ALIŞVERİŞE DEVAM ET

HESABINIZA GİRİŞ YAPIN

Parolanızı mı unuttunuz?
ÜYE DEĞİLSENÜYE OL