NE ARAMIŞTINIZ?

Limasollu Naci

İngilizce Hikayeler ve Türkçe Çevirileri

İçerikler

English Stories İngilizce Hikayeler


Sitemizin bu bölümünde çeşitli İngilizce hikayeler, Türkçesi ile birlikte yer almaktadır. Hiç şüphesiz hikaye okumak, çok fayfalı bir uğraştır. Kelime dağarcığınızın genişlemesinde de çok etkili olacaktır. Böylece daha önce öğrenmiş olduğunuz cümle yapılarının belleğinize daha rahat bir şekilde yerleştiğini göreceksiniz.
 
Sayfamızda incelemekte olduğunuz  İngilizce hikayeler  Limasollu Naci Öğretim Yayınları’nın   İngilizce eğitim seti  içeriklerinin yardımcı kitaplarından alınmış bulunmaktadır. Hikayelerimiz, hem eğlenceli hem de öğretici nitelikte hazırlanmıştır.

The Haunted Hotel Room Hayaletli Otel Odası

İlk komik İngilizce hikayemizde, kahramanlarımız George ve Mildred hayaletli odası olduğu iddia edilen bir otelde kalıyorlar. 

 İngilizce hikayeler
 
 
George:    Well, this is the famous haunted bedroom everyone keeps talking about and we’re going to spend tonight in it. Do you believe in ghosts Mildred?
George:    Evet, herkesin hakkında konuştuğu ünlü hayaletli yatak odası burası. Ve biz bu geceyi burada geçireceğiz. Hayaletlere inanır mısın Mildred?
    
Mildred:    I’m not sure. I don’t think so. At least I’ve never seen a ghost. I’ll believe in them when I see one. What about you George? 
Mildred:    Emin değilim. Zannetmiyorum. En azından hiç hayalet görmedim. Bir tane görsem inanacağım. Ya sen George?

George:    No I don’t think I do. I mean, some of my friends say they’ve seen them, but of course they could just be dreams, or imagination, I don’t know.
George:    Ben de inandığımı zannetmiyorum. Bazı arkadaşlarım gördüklerini söylüyorlar. Fakat tabii ki onlarınki sadece rüyalar veya hayallerdir. Bilmiyorum.

Mildred:    Anyway, this hotel we’re staying in is supposed to have a ghost. The manager said that no one has ever dared spend a night in this room and that if anyone does, he can stay
in this hotel without paying for a whole week.
Mildred:    Neyse, kaldığımız otel hayaletli zannediliyor. Müdür bu odada hiç kimsenin bir gece geçirmeye cesaret edemediğini ve ederse burada para vermeden bir hafta kalabileceğini söyledi.

George:    Just think and we’ll get free meals and be able to drink as much alcohol as we like in the bar! I think this ghost story is a lot of nonsense.  
George:    Düşün bedava yemek yiyeceğiz ve barda istediğimiz kadar içki içebileceğiz. Bu hayalet hikayesinin tamamen saçmalık dolu olduğunu sanıyorum.
  
Mildred:    What time is it?
Mildred:    Saat kaç?
   
George:    Half past ten, nearly time to go to bed, let’s go down to the bar and have one last drink before we go to bed.  
George:    On buçuk. Neredeyse yatağa gitme vakti. Haydi gel bara gidip, yatmadan önce son içkimizi içelim.
    
Mildred:    Yes, a nice strong whisky’ll give us courage.
(Half an hour later)   

Mildred:    Evet, güzel sert bir viski, bize cesaret verecek!
(Yarım saat sonra)
    
George:    Well, here we are back in the famous, haunted room. Are you feeling sleepy?
George:    Evet, ünlü hayaletli odadayız. Uykun geldi mi?
   
Mildred:    No, I’m scared!
Mildred:    Hayır, korkuyorum!

George:    Don’t be silly, there’s nothing to be afraid of! This ghost story is just a trick of the hotel manager to make his hotel famous and popular.
George:    Aptal olma. Korkacak bir şey yok! Bu hayalet hikayesi otel müdürünün, bu oteli ünlü ve popüler yapmak için bir aldatmacası.
    
Mildred:    Anyway what is the ghost story?
Mildred:    Peki, nedir bu hayalet hikayesi?
   
George:    Oh, just that 300 years ago a woman who lived in this house was murdered in this room by her husband for having a love affair with another man!  
George:    Oh, tam 300 yıl önce bu evde yaşayan bir kadın başka bir adamla olan aşk hikayesi yüzünden, kocası tarafından bu odada öldürülmüş!
  
Mildred:    That’s a common story. How did she die?
Mildred:    Olağan bir hikaye. O, nasıl ölmüş?
   
George:    Oh, the manager told me she was tied up and then shut in a secret cupboard in the wall till she died.
George:    Oh, otel müdürü bana, bağlanıp daha sonra bu duvarın içerisindeki gizli dolaba ölünceye kadar kapatıldığını söyledi.
  
Mildred:    Where is this cupboard?   
Mildred:    Peki bu dolap nerede?
    
George:    Over there by the fireplace, let’s see if the wall is hollow. My god-it is hollow, do you think we’d find her bones behind the wall?   
George:    Orada, şöminenin yanında. Bakalım duvarda boşluk var mı? Tanrım, boşluk var ne dersin, onun kemiklerini duvarın arkasında bulur muyuz?
   
Mildred:    Oh, shut up! We’ll never spend the night here if you carry on talking like that.   
Mildred:    Oh, kes sesini. Eğer böyle konuşmaya devam edersen geceyi burada geçiremeyeceğiz.
   
George:    O.K. Let’s go to sleep we’re only scaring each other about a lot of nonsense. Good night  darling.    
George:    Tamam, haydi uyuyalım. Birçok saçmalık için birbirimizi korkutuyoruz. İyi geceler sevgilim.
 
Mildred:    Goodnight.
(Ten minutes later)
    

Mildred:    İyi geceler.
(On dakika sonra)

    
Mildred:    What was that noise?
Mildred:    O ses neydi?
   
George:    Oh, probably some dust falling down the chimney, its nothing. Go to sleep!    
George:    Oh, bir olasılıkla, bacadan düşen tozlardır, bir şey değil. Uyumaya bak!
  
Mildred:    My god, did you hear that? It sounded like something heavy was being dragged across the floor.
Mildred:    Aman Tanrım, bunu duydun mu? Sanki ağır bir şeyin yerde sürüklendiğinde çıkardığı sesti.
    
George:    Oh, that it’s probably the central heating system cooling down. These old houses have pipes which make noises when they cool at nigh.   
George:    Oh, belki de kalorifer sistemi soğuyordur. Bu eski evler gece soğuduklarında gürültü yapan borulara sahiptirler.
  
Mildred:    It didn’t sound like pipes to me.
Mildred:    Bana boru sesiymiş gibi gelmedi.
  
George:    Go to sleep. You’re just imagining things. Think of all those nice meals we’ll be eating and all that alcohol we can drink if we spend a night in this room.    
George:    Uyu. Sen sadece bu şeyleri hayal ediyorsun. Eğer bu odada bir gece geçirirsek yiyeceğimiz o güzel yemekleri ve içeceğimiz içkileri düşün.
    
Mildred:    I can’t, I’m afraid.  
Mildred:    Yapamam, korkuyorum.
  
George:    O.K. I’ll swich the light on. Are you all right now?
George:    Tamam. Işığı açıyorum. Şimdi iyi misin?

Mildred:    Yes, I think so. George stop it! What are you doing? Your hands are so cold!
Mildred:    Evet, öyle zannediyorum.

George:    Wh , wh, what’s happening?
George:    Kes şunu! Ne yapıyorsun? Ellerin çok soğuk!   Ne oluyor?

Mildred:    You put your hands on my face.
Mildred:    Ellerini yüzüme koydun.

George:    I didn’t.
George:    Koymadım.

Mildred:    You did.
Mildred:    Koydun!

George:    I tell you I didn’t!
George:    Koymadım diyorum!

Mildred:    Well, somebody did! There’s someone else or something else in this room.
Mildred:    Öyleyse birisi yaptı! Bu odada ya bir şey ya da birisi var.

George:    O.K. All right! I’ll get up and check the room. No, there’s no one here! Nothing! Now look, and calm down, everything’s going to be all right. Here do you want some whisky, I’ve got a bottle in my suitcase.
George:    Peki, tamam! Kalkacağım ve odayı kontrol edeceğim. Burada hiç kimse yok, hiç bir şey yok. Bak şimdi sakinleş, her şey düzelecek. Viski istiyor musun? Bavulumda bir şişe var.

Mildred:    Yes, please.
Mildred:    Evet, lütfen.

George:    Better? 
George:    Daha iyi misin?  

Mildred:    Yes. I feel better now. I can go to sleep I think. Aaaaaaa! Who swiched the light out?
Mildred:    Evet, şimdi daha iyi hissediyorum. Uyuyabilirim zannediyorum.Ay! Işığı kim söndürdü?

George:    Ugh! Ugh! What, what are you doing? Who pulled the blankets off? It’s very cold in hero.
George:    Ih, ıh, ne yapıyorsun? Battaniyeyi kim çekti? Burası çok soğuk!

Mildred:    It’s the ghost of the murdered woman. She doesn’t like me! Help! Help! I can’t sleep in this room! I’m getting out of here!
Mildred:    Bu öldürülen kadının hayaleti. Benden hoşlanmıyor. İmdat! İmdat! Bu odada uyuyamam, bu odadan çıkıyorum!

George:    Darling! Come back! Don’t be afraid! I’m here! Here, here, there, there, now, now! Every thing’s O.K., all right. We’ll stay downstairs here in the drawing room for the rest of the night. We can’t sleep in that room, not with you screaming like that.
George:    Sevgilim, geri dön! Korkma! Ben buradayım! Sakin ol! Her şey tamam gecenin kalan kısmını aşağıdaki salonda geçireceğiz. Sen böyle çığlık atarken burada uyuyamayız.

Mildred:    Didn’t you hear anything?
Mildred:    Hiç bir şey duymadın mı?

George:    Only you’re making a lot of noise. Anyway I wouldn’t spend another night in that room if you paid me!
George:    Sadece senin yaptığın bir çok gürültüyü. Neyse, bana para da versen burada bir gece daha geçirmezdim!

 

George & Mildred go camping - George ve Mildred kampa giderler

İngilizce hikayeler bölümümüzün bu sayfasında, kahramanlarımız George ve Mildred kampa giderler.
 
ingilizce hikayeler | George & Mildred go camping - George ve Mildred kampa giderler
 

George:    Well, here we are Mildred, isn’t this lovely? Peace and quiet, beautiful countryside. Green grass, mountains, nature. It feels good to be alive.

George:    İşte buradayız. Mildred ne hoş değil mi? Huzurlu, sessiz ve güzel kır. Yeşil çimenler, dağlar ve doğa. Yaşamak ne güzel!

   

Mildred:    I’d feel better if I hadn’t heard the weather forecast, the man on the television said there was going to be terrible thunderstorms and it was going to hail!

Mildred:    Hava durumunu duymamış olsaydım ben de kendimi iyi hissedecektim. Televizyondaki adam müthiş gök gürültülü fırtınaların geleceğini ve dolu yağacağını söyledi.

    

George:    Nonsense! You don’t believe weather forecasts, do you? I never believe weather forecasts. If they say it’s going to rain the sun shines, if they say it’s going to be hot and sunny it snows!

George    Saçma! Hava durumlarına inanmıyorsun değil mi? Ben hiç inanmam. Yağmur yağacak dediklerinde güneş parıldar, sıcak ve güneşli olacak dediklerinde kar yağar!

    

Mildred:    So you go and choose to go camping on a day with the worst possible weather forecast! Honestly, George you’re impossible!

Mildred:    Bu yüzden gittin ve kamp için en kötü hava durumlu günü seçtin! Gerçekten George tahammül edilmez bir adamsın!

    

George:      But, look, it’s sunny now! There isn’t a cloud in the sky!

George:    Fakat, bak şu anda güneşli!. Gökte bir tek bulut yok!

    

Mildred:    Yes, but you know as well as I do what the English weather is like. One minute, you can be sunbathing in your swimming trunks. And the next minute, it’s pouring with rain!

Mildred:    Fakat İngiliz havasını sen de benim kadar biliyorsun. Bir an mayonla güneşlenebilirsin diğer bir dakika bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordur!

    

George:    Anyway, what does it matter if it rains? We’ve got our waterproof tent.

George:    Neyse, yağmur yağarsa ne farkeder? Bizim su geçirmeyen çadırımız var.

    

Mildred:    Oh that! Did you waterproof it yourself?

Mildred:    Oh! Onu sen mi su geçirmez yaptın?

    

George:    Yes, I did what they told me in the camping shop. I put paraffin all over the tent. They told me that would keep the rain out.

George:    Evet, ben yaptım, kamping dükkanında anlattıklarıyla. Bütün çadırın üstüne parafin koydum. Onun yağmurdan koruyacağını söylediler.

    

Mildred:    O.K. Let’s get on with it and put the tent up!

Mildred:    Peki, gel şimdi çadırı kuralım.

    

George:    There you are! Doesn’t it look nice!

George:      İşte oldu! Güzel görünmüyor mu?

    

Mildred:    It certainly looks all right. But it smells horrible. It’s that paraffin you poured over it. It stinks! I’m not sleeping in it. It’s dangerous.

Mildred:    Gerçekten çok iyi gözüküyor, fakat korkunç kokuyor. Bu da onun üstüne döktüğün parafin yüzünden. Çok kötü kokuyor! Ben içinde yatmayacağım. Tehlikeli.

    

George:    Nonsense! To live in nature, you have to be tough, get used to living rough. The smell of paraffin never hurt anybody!

George:    Saçma! Doğada yaşamak için dayanıklı olmalısın ve zor yaşama alışmalısın. Parafin kokusu hiç kimseyi incitmez!

    

Mildred:    I’m not sleeping in that tent! And that’s final! I’m sleeping in the car!

Mildred:    O çadırda yatmayacağım! Bu son! Arabada uyuyacağım!

    

George:    Oh, all right, all right. You sleep in the car then. I’ll sleep in the te

George:    Peki, peki, sen arabada uyu öyleyse, ben çadırda uyuyacağım.

    

Mildred:    I’m hungry. What about cooking some supper?

Mildred:    Açım. Akşam yemeği pişirmeye ne dersin?

    

George:    No, problem. There’s a stream over there, so we’ve got freshwater and there’s plenty of wood to make a fire.

George:    Problem değil. Orada küçük bir dere var, iyi suyumuzu alabiliriz, ateş yakmak içinse çok odun var.

    

Mildred:    George, I can’t find the matches! How are we going to light the fire

Mildred:    George, kibritleri bulamıyorum! Ateş nasıl yakacağız?

    

George:    I know. I read in a book that millions of years ago when people lived in caves, they used to strike two stones together to make fire.

George:    Biliyorum, milyonlarca yıl önce insanlar mağarada yaşadıklarında ateş yakmak için iki taşı birbirine sürttüklerini okumuştum.

    

Mildred:    Where are you going to get the stones from.

Mildred:    Peki, taşları nereden alacaksın?

    

George:    Over there in the stream.

George:    Oradan, dereden.

    

Mildred:    And what about paper? You need paper to light a fire and we didn’t even bring a newspaper!

Mildred:    Peki kağıt? Ateş yakmak için kağıda ihtiyacın var ve biz, bir gazete bile getirmedik!

  

George:    Don’t worry I know what to do, we’ll use dry leaves to start the fire! You see mother nature provides everything for people who live the healthy outdoor life!

George:    Endişelenme, ne yapacağımızı biliyorum, ateşi yakmak için kuru yapraklar kullanacağız! Görüyorsun, tabiat ana, dışarıda sağlıklı yaşayan insanlara herşeyi sunuyor!

   

Mildred:    Well, hurry up then and get a fire started! Don’t just stand there talking about it! George, George, you’re making so much smoke, my eyes are stinging and my clothes smell very bad!

Mildred:    Tamam, acele et ve ateşi yak! Sadece konuşup durma! George, George çok kötü duman yapıyorsun, gözlerim yanıyor ve elbiselerim çok fena kokuyor!

    

George:    I can’t get the fire to start. The leaves are damp.    

George:    Ateşi yakamıyorum.

    

Mildred:    Let’s eat those sandwiches I made this morning. I left them over there in the bag by that tree. Oh, no! George! Look a cow’s eating them. Go away! Shoo! You dirty cow! How dare you eat my sandwiches!

Mildred:    Unut ateşi o zaman. Gel de bu sabah yaptığım sandviçleri yiyelim. Onları orada, şu ağacın yanındaki çantada bıraktım. Hayır, George. Bak bir inek onları yiyor. Defol! Seni pis inek! Benim sandviçlerimi yemeye nasıl cesaret edersin.

    

George:      Are there any left?

George:    Hiç kaldı mı?

    

Mildred:      No, they’re all spoilt! The cow has stood on them.

Mildred:    Hayır, hepsi mahvolmuş. İnek onların üstüne basmış.

    

George:    Oh dear. Well I’ve got some chocolate in the car and there’s some tea.

George:    Oh, sevgilim. Arabada biraz çikolata ve biraz çay var.

    

Mildred:    George!

Mildred:    George!

   

George:      Yes, dear

George:    Evet, sevgilim.

    

Mildred:    Do you realise we’re camping in a field of  cows? If the farmer sees us he’ll be really angry!

Mildred:    İneklerin otlağında kamp yaptığımızı biliyor musun? Eğer çiftçi bizi görürse gerçekten çok kızacak!

    

George:    That’s funny! I didn’t see any cows when we first came here. They must have come from another field.

George:    Çok saçma! Buraya ilk geldiğimizde hiç inek görmedim. Başka bir tarladan gelmiş olmalılar.

    

Mildred:    They probably came when they saw us, may be they thought we could give them something to eat!

Mildred:    Belki de bizi gördüklerinde geldiler, belki de onlara yemek için birşeyler vereceğimizi düşündüler!

    

George:    We did, your sandwiches!

George:    Verdik, senin sandviçlerini!

 

Mildred:    Honestly George, we could have spent a nice comfortable weekend at home, watching television.

Mildred:    Doğrusu George, evde televizyon seyrederek rahat hoş bir hafta sonu geçirebilirdik.

    

George:    You’re right dear, I’m sorry!

George:    Haklısın sevgilim, üzgünüm!

 

    Mildred:    Oh my God, look, here comes the farmer. He’s got a shotgun and he doesn’t look too happy.

Mildred:    Oh Tanrım, bak çiftçi geliyor. Silahı var ve pek mutlu gözükmüyor.

    

George:    You’re right dear! Let’s get out of here as fast as we can! I’m never, ever going camping again, I hate it!

George:    Haklısın sevgilim! Gel buradan olabildiğimizce çabuk çıkalım. Bir daha hiçbir zaman kamp yapmayacağım. Nefret ediyorum!

 

 

Faydalı olabilecek diğer bazı konu başlıklarımız

İngilizce Faydalı Bilgiler

İngilizce Gramer

İngilizce Sayılar

Yorum Yazabilirsiniz

Lütfen değerlendirmenizi yapınız!

Alışveriş Sepetiniz

Sepetiniz henüz boş
ALIŞVERİŞE DEVAM ET

HESABINIZA GİRİŞ YAPIN

Parolanızı mı unuttunuz?
ÜYE DEĞİLSENÜYE OL