NE ARAMIŞTINIZ?

Günlük konuşmalarda en sık kullanılan C harfiyle başlayan İngilizce Deyimler sayfamızda verilmektedir.
 
Call for:
1) Bir şeyi ya da bir kimseyi çağırmak
2) Alıp götürmek için uğramak
3) Gerektirmek

1- Your mother is calling for you.
Annen seni çağırıyor.
2- He is going to call for you tomorrow.
O, yarın sana uğrayacak. (Yarın seni gelip alacak.)
3- This project calls for close study.
Bu proje etraflı bir incelemeyi gerektiriyor.

Call in:
1) Uzman birine başvurmak, danışmak
2) Geri istemek

1- Her parents calls in a doctor whenever she doesn’t feel well.
Ne zaman kendini iyi hissetmese annesiyle babası doktora danışırlar.
2- He didn’t call in his books for a long time.
O, kitaplarını uzun süre geri istemedi.

Call on, call upon:
1) Uğramak
2) Yardım istemek
3) Soru sormak (sınıfta öğrenciye)
4) Bilgi istemek, konuşmaya davet

1- Don’t go anwhere, I’ll call on you tonight.
Bir yere gitme, akşama uğrayacağım.
2- I called on my friend to help me.
Arkadaşımdan bana yardım etmesini istedim.
3- The teacher tried to call on the students who seemed indifferent.
Öğretmen ilgisiz gözüken öğrencilere soru sormaya çalıştı.
4- The judge called on the witness to give evidence
Yargıç görgü tanığından kanıt vermesini istedi.

Call out:   
1) Çağırmak
2) Bağırmak
3) Yüksek sesle okumak

1- Please, call out a doctor. I don’t feel very well.
Lütfen, bir doctor çağırın. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.
2- “Hush” she called out to him.
“Sus” diye ona bağırdı.
3- She called out the name of the winner of the song contest.
O, şarkı yarışmasının birincisinin adını yüksek sesle okudu.

Call up:
1) Telefon etmek, aramak
2) Anımsamak

1- He will call me up and tell the news, tonight.
O, beni bu akşam arayacak ve havadisleri verecek.
2- He went there to call up the days he spent with her.
O, onunla geçirdiği günleri anımsamak için oraya gitti.

Care for:
1) Bakmak, ilgilenmek
2) istemek, sevmek
3) Yardım etmek

1- He doesn’t care for his homework.
O, ödeviyle ilgilenmiyor.
2- There is no need to go skating since she doesn’t care for it.
O, sevmediğine göre paten yapmaya gitmenin hiç gereği yok.
3- He wasn’t cared for after he became wounded in the war.
O, savaşta yaralandıktan sonra yardım görmedi.

Carry on:
1) Devam etmek, yönetmek, yürütmek
2) Tartışmak

1- Although the management has changed, the project will be
carried on.
Yönetim değiştiği halde proje devam ettirilecek.
2- Mrs. Green was carrying on to the grocer about the price of the egg.
Bayan Green, bakkalla yumurtanın fiyatı için tartışıyordu.

Carry on with: 
1) Bir işi sürdürmek
2) Flört etmek

1- She doesn’t want to carry on with her job after she returns from her holiday.
O, tatilden döndükten sonra işine devam etmek istemiyor.
2- He doesn’t know that his sister is carrying on with his best friend.
O, kızkardeşinin en iyi arkadaşı ile flört ettiğini bilmiyor.

Carry out:Yerine getirmek, yapmak
You’ll need a lot of money in order to carry out your plans.
Planlarınızı gerçekleştirmek için çok paraya ihtiyacınız olacak 

Catch cold: Üşütmek, soğuk almak
He caught cold after playing football in the rain.
O, yağmurda futbol oynadığı için üşüttü.

Catch fire: Tutuşmak
Lightning struck the house and it caught fire.
Eve yıldırım düştü ve ev tutuştu.

Catch on:
1) Anlamak
2) Rağbet görmek, tutulmak

1- Only a few people caught on the mysterious story he told.
Anlattığı gizemli öyküyü ancak birkaç kişi anladı.
2- He is beginning to catch on with his new song.
O, yeni şarkısı ile tutulmaya başladı.

Catch out:Yakalamak, gafil avlamak
It is impossible to catch John out cheating.
John’u kopya çekerken yakalamak imkânsızdır.

Catch up (with):
1) Koşup yetişmek
2) Kaybedilen zamanı kapamak, yetişmek
3) Kapmak

1- He tried to catch up with leading group.
O, önde giden gruba yetişmeye çalıştı.
2- She soon catches up with the class.
O, kısa sürede sınıfın seviyesine yetişir.
3- He caught up a stone and trew it at the thief.
O, bir taş kaptı ve hırsıza fırlattı.

Change one’s mind: Fikrini değiştirmek
I changed my mind and decided not to go to the party.
Fikrimi değiştirdim ve partiye gitmemeye karar verdim.

Charge with:Suçlamak
She was charged with theft.
O, hırsızlıkla suçlanıyordu

Check in:(bir otel, uçak... v.b.) kaydını yaptırmak
She checked in the hotel after 4 o’clock.
O, saat 4’ten sonra otele kaydını yaptırdı.

Check on:Soruşturmak, araştırmak
He checked on the new employee.
O, yeni eleman hakkında araştırma yaptı.

Check out:(Otelden... v.b.) ücretini ödeyip ayrılmak
He checked out in the morning.
O, sabah ayrıldı (otelden).

Check up:Kontrol etmek
He checked up the figures to see the mistake.
O, hatayı bulmak için rakamları kontrol etti.

Cheer up: Neşelenmek, üzülmemek
She was cheered up with the good news.
O, iyi haberi alınca neşelendi.

Chop up: Parçalara ayırmak, doğramak
The butcher chopped up the meat.
Kasap eti küçük parçalara ayırdı.

Clean out: Boşaltmak, boşaltıp temizlemek
Please clean out your drower.
Lütfen çekmecenizi boşaltıp temizleyin.

Clean somebody out: Meteliksiz bırakmak, bütün parasını almak
I cleaned him out at poker.
Pokerde bütün parasını aldım.

Clean up:
1) Temizlemek, düzeltmek
2) Suçlulardan temizlemek

1- It took a lot of time to clean up the room after guests left.
Misafirler gittikten sonra odayı temizlemek çok zaman aldı.
2- It is not easy to clean up the city.
Kenti suçlulardan temizlemek o kadar kolay değil.

Clear away:
1) Ortadan kaldırmak, derleyip toplamak
2) Açılmak

1- Please clear away your books.
Lütfen kitaplarınızı ortadan kaldırın.
2- The clouds cleared away and the sun began to shine.
Bulutlar açıldı ve güneş parlamaya başladı.

Clear off:
1) Çekilip gitmek, terketmek, toz olmak
2) Boşaltmak

1- When the cat came, all the mice cleared out.
Kedi gelince bütün fareler toz oldu.
2- It took a lot of time to clear out all the drowers.
Bütün çekmeceleri boşaltmak çok zaman aldı.

Clear up: Açmak (hava)
Don’t worry, it will soon clear up.
Tasalanma, yakında hava açacak.

Clear something up:
1) Tertiplemek, düzene koymak, temizlemek
2) Aydınlatmak, çözümlemek

1- Before I go, I will clear up my desk.
Gitmeden önce sıramı düzene koyacağım.
2- The robbery is not cleared up yet.
Soygun halâ aydınlanmadı.

 
Climb up:  Tırmanmak
We felt the fresh air as we climbed up the mountain.
Dağa tırmandıkça temiz havayı hissettik.

Climb down:
1) Aşağı inmek
2) Fikrini değiştirmek, yelkenleri suya indirmek

1- He climbed slowly down the stairs.
O, merdivenlerden yavaşça aşağı indi.
2- He climbed down when he saw that he had been wrong.
O, hatalı olduğunu anlayınca fikrini değiştirdi.

 
Close down:  Üretimi durdurmak
The factory was closed down because of lack of money.
Para darlığı nedeniyle fabrikanın üretimi durduruldu.

 
Close  in: Günle rin kısalması, karanlık basması
I am happy that the days are not closing in.
Günler kısalmadığı için mutluyum.

Close in (upon) on:
1) Kuşatmak
2) Hücum etmek, saldırmak

1- The fog close in on us.
Sis bizi kuşattı.
2- The wolfes closed in upon the sheep.
Kurtlar, koyunlara saldırdı.

Close up: Geçici bir süre için kapatmak
When he was going on a summer holiday he closed up his office.
O, yaz tatiline giderken bürosunu geçici bir süre için kapattı.

Close upon: Yaklaşık olarak, hemen hemen
There were close upon two thousand spectators in the match.
Maçta yaklaşık olarak iki bin seyirci vardı.

Come about: Olmak, vuku bulmak
Do you know how the theft came about?
Hırsızlığın nasıl olduğunu biliyor musunuz?

Come accross: Rastlamak, karşılaşmak
I came accross an ancient city while I was travelling.
Seyahatım esnasında eski bir kente rastladım.

Come along:
1) Çabuk olmak
2) ilerlemek, gelişmek
3) Gelmek, görünmek

1- Come along, we’re late to school.
Çabuk ol, okula geç kaldık.
2- His work is coming along.
Onun, işi gelişiyor.
3- John is waiting for a chance to come along.
John, şansın kapıyı çalmasını bekliyor.

Come along with: Beraber gelmek

She is coming along to the movies with us.
O, sinemaya bizimle geliyor.

Come along in: işlerin gidişi, gelişimi

He is coming along in his work well.
işi iyi gidiyor. (işi iyi gelişiyor.)

Come back:
1) Geri gelmek
2) Hatırlamak

1- “Please come back to me” he said looking behind her.
Arkasından bakarak “lütfen bana geri dön” dedi.
2- Her memories in the little garden, came back to her mind.
Onun, küçük bahçedeki anıları aklına geldi.

Come between: iki kişinin arasına girmek
Please don’t come between me and my work.
Lütfen benim ile işimin arasına girme.

Come by:
1) Uğramak, gelmek
2) Elde etmek (çaba göstermek)

1- I may come by for five minutes.
Beş dakikalığına uğrayabilirim.
2- Success needs determination to come by.
Başarıyı elde etmek için azim gerekir.

Come down:
1) Çökmek, yıkılmak
2) inmek, düşmek (yağmur, kar, fiyatlar, ısı... v.b.)

1- The old ceiling came down with a great noise.
Eski tavan büyük bir gürültü ile çöktü.
2- I don’t think the price of the gold will come down.
Altın fiyatının düşeceğini sanmıyorum.

Come down on somebody: Eleştirmek, azarlamak
Her mother came down her when she broke the window with her ball.
Topuyla camı kırınca annesi onu azarladı.

Come down on somebody: Para istemek
The accountant came down on the man for paying his debt.
Muhasebeci, adamdan borcunu ödemesini istedi.

Come down to: ........e kadar gelmek
Her sleeves come down to her elbow.
Onun, elbisesinin kolları dirseğine kadar geliyor.

Come down to earth: Gerçeği anlamak
When he saw that all his grades were falling, he came down to earth.
O, bütün notlarının kırık olduğunu görünce, gerçeği anladı.

Come from: ....... den gelmek
I come from a planet a long way from here.
Buradan çok uzakta bir gezegenden geliyorum.

Come in useful: işe yaramak
That empty notebook may come in useful one day.
Bu boş defter bir gün işe yarayabilir.

Come near: ......... mek üzere olmak, neredeyse
I was angry with her so much that I came near fighting her.
Ona öyle kızmıştım ki, nerdeyse onunla kavga edecektim.

Come of: Sonuç çıkarmak, sonuç almak
Nothing comes of this monkey business.
Bu dalavereli işten hiç bir sonuç çıkmaz.

Come of age: Yasal sorumluluk yaşına erişmek
She began to live alone when she came of age.
O, yasal sorumluluk yaşına eriştiği zaman yalnız yaşamaya başladı.

Come off it: Açık konuşmak
Oh, come off it! How was the meeting?
Oh, açık konuş! Toplantı nasıldı?

Come off:
1) Ayrılmak, kopmak
2) Düşmek
3) inmek
4) Olmak, gerçekleşmek
5) Başarmak

1- When the button at the back of my blouse came off, I didn’t know what to do.
Bluzumun arkasındaki düğme kopunca ne yapacağımı bilemedim.
2- She came off her horse and broke her arm.
O, atından düşüp kolunu kırdı.
3- Before climbing a wall please think how you’ll come off it.
Duvara tırmanmadan önce lütfen nasıl ineceğinizi düşünün.
4- When is your trip to Vienna coming off?
Viyana’ya seyahatiniz ne zaman gerçekleşiyor?
5- The marriage did not come off.
Evlilik başarılı olmadı.

Come on:
1) Haydi
2) ilerlemek, gelişmek
3) Başlamak, gelmek
4) izlemek, daha sonra gelmek
5) Sahneye çıkmak, piyeste oynamak

1- Come on! Let’s go to the movies.
Haydi! Sinemaya gidelim.
2- My new garden is coming on well.
Yeni bahçem iyi gelişiyor.
3- I think storm is coming on.
Fırtınanın geleceğini sanıyorum.
4- I’ll come on later with the kids.
Ben çocuklarla daha sonra geleceğim.
5- “A midsummer night’s dream” will be coming on soon.
“Bir yaz gecesi rüyası” temsili yakında oynanacak.

Come out:
1) Görünmek, meydana çıkmak
2) Greve gitmek
3) Yayımlanmak
4) Çıkmak
5) Ortaya çıkmak, açıklanmak
6) Sınavda bir derece elde etmek

1- I woke up when the sun came out.
Güneş doğduğunda uyandım.
2- They will come out again if they can’t agree with the boss.
Patronla anlaşamazlarsa tekrar greve gidecekler.
3- His second book is coming out soon.
Onun ikinci kitabı yakında yayımlanıyor.
4- She usually comes out well in photography.
O, genellikle fotoğraflarda iyi çıkıyor.
5- She was very ashamed when her secret came out.
O, sırrı ortaya çıkınca çok utandı.
6- He came out first in the math. exam.
O, matematik sınavında birinci oldu.

Come out in: Leke, sivilce, kabarcık... v.b. çıkması (dökmek)
The little boy came out in spots.
Küçük çocuğun cildinde sivilceler çıktı.

Come out of: Sonuç almak
Nothing came out of this meeting.
Bu toplantıdan hiç bir sonuç alınamadı.

Come out with: Söylemek, anlatmak
He came out with a story but I did not believe.
O, bir hikâye anlattı fakat ona inanmadım.

Come over (to):
1) Gelmek
2) Taraf ya da fikir değiştirmek
3) Etki altında kalmak, bir duyguya kapılmak

1- Why don’t you come over to my house?
Neden evime gelmiyorsunuz?
2- We tried to persuade her to come over to our side.
Bizim tarafa geçmesi için onu ikna etmeye çalıştık.
3- Fatigue came over to her.
Üzerine yorgunluk çöktü.

Come round:
1) Dolaşarak gelmek
2) Ziyaret etmek
3) Fikir değiştirmek, razı olmak, kanmak
4) Kendine gelmek, ayılmak

1- We want to come round by the seaside.
Deniz kenarından dolaşarak gelmek istiyoruz.
2- I can come round tomorrow.
Ziyaret etmeye yarın gelebilirim.
3- He didn’t give permission at first but then he came round.
O, ilk önce izin vermedi ama sonra razı oldu.
4- It took a lot of time for her to come round.
Kendine gelmesi çok zaman aldı.

 Come through:         
1) iyileşmek, şifa bulmak
2) Ulaşmak (telsizle, telefonla...)
3) Başarıya varmak

  1- It was a serious disease, but she came through.        
Ciddi bir hastalıktı, fakat iyileşti.
         
2- The message has just came through.
Mesaj daha henüz ulaştı.
3- I think he will come through that exam too.
Kanımca bu sınavı da başarı ile verecektir.

Come to:
1) Kendine gelmek
2) Hatırlamak, aklına gelmek
3) Tutmak, etmek

1- She fainted, but after a while she came to her senses.
O, bayıldı, fakat bir süre sonra kendine geldi.
2- I hope all the things I forget will come to me in the exam.
Unuttuğum şeylerin sınavda aklıma geleceğini umarım.
3- The bills came to a big amount.
Faturalar büyük bir miktar tuttu.

Come to a decision: Bir karara varmak
At last we came to a decision and declared the meeting closed.
Sonunda bir karara vardık ve toplantıya son verdik.

Come to an end: Bitmek, sona ermek
I never want the holidays come to an end.
Tatillerin bitmesini hiç istemiyorum.

Come to a point: Sadede gelmek
Come to the point please, what do you want to say?
Lütfen sadede gelin, ne demek istiyorsunuz?

Come true: Gerçekleşmek
I want to live long enough to see my dream comes true.
Hayalimin gerçekleştiğini görebilecek kadar uzun yaşamak istiyorum.

Come up:
1) Meydana çıkmak, oluşmak
2) Öne sürmek, ele almak
3) Yukarı gelmek
4) Toprağın üzerine çıkmak (tohum, bitki gibi)

1- This idea came up as we were talking.
Bu fikir konuştuğumuz sırada oluştu.
2- The matter hasn’t come up yet.
Mesele henüz ele alınmadı.
3- Come up, dinner is ready!
Yukarı gelin, yemek hazır!
4- The flowers in the garden are coming up slowly.
Bahçedeki çiçekler yavaş yavaş toprağın yüzüne çıkıyor.

Come up against: ........ le karşılaşmak
She must not come up against all that difficulties.
O, bütün bu zorluklarla karşılaşmamalıdır.

Come up to:
1) Varmak, ........... e kadar gelmek
2) .......... e-a doğru
3) Eşit olmak

1- The height of the boy came up to my waist.
Çocuğun boyu belime kadar geldi.
2- He has gone up to town.
O, kasabaya doğru gitti.
3- His studies didn’t come up to his grades.
Onun çalışmaları notları ile eşit değildir.

Come up with:
1) Üretmek, bulmak
2) Öneri getirmek
3) Yetişmek, ulaşmak

1- I was the only person who came up with the right answer.
Doğru cevabı bulan kişi bendim.
2- I wonder what she will come up with next.
Gelecek defa hangi öneriyi getireceğini merak ediyorum.
3- We came up with the leading group.
Öndeki gruba yetiştik.

Come upon: Bir talepte bulunmak
She came upon her father for permission to work.
O, babasından çalışmak için izin istedi.

Correspond with:
1) Uymak
2) Yazışmak, haberleşmek

1- Your answer doesn’t correspond with the questions.
Cevabınız sorulara uymuyor.
2- I am corresponding with a lot of pen friends.
Bir çok mektup arkadaşı ile yazışıyorum.

Correspond to: Benzeri olmak, eşit olmak
Your strenght corresponds to the strenght of that little boy.
Kuvvetin şu küçük çocuğun gücü ile eşit.

Count in: Hesaba katmak, saymak
You can count me in on the deal.
Pazarlıkta beni de hesaba katabilirsiniz.

Count on: Güvenmek, inanmak
You can count on me to lend you some money.
Size biraz borç para vereceğime güvenebilirsiniz.

Count out:
1) Teker teker saymak
2) Hesaba katmamak

1- She counted out the money and gave it to the grocer.
O, parayı teker teker saydı ve bakkala verdi.
2- Count me out if you still want to climb up the mountain.
Halâ dağa tırmanmak istiyorsanız, beni hesaba katmayın.

Count up: Toplamını bulmak, hesap etmek
Count up the number of times she has failed to bring my book.
Kitabımı getirmeyi kaç kez unuttuğunu hesap edin.

Cross out: Silmek, çizmek, iptal etmek
 The teacher looked for mistakes to cross out. 
Öğretmen çizmek için yanlışlar aradı.


Crowd around: Çevresinde toplanmak
 Everybody crowded  around her when she faint ed.
Bayıldığı zaman herkes etrafında toplandı.
Crowd into: içeriye dolmak
Everybody crowded into the shop when it began to rain.
Yağmur başlayınca herkes dükkâna doldu.

Cut down:
1) Kesmek ve yere düşürmek
2) Kısmak, azaltma yapmak
3) Fiyat indirmek
4) Kısaltmak

1- The trees were cut down wildly.
Ağaçlar acımasızca kesildi.
2- You had better cut down your expenses.
Masraflarınızı kıssanız iyi olur.
3- The grocer cut down the prices of all his goods.
Bakkal bütün mallarının fiyatlarını indirdi.
4- Why don’t you cut down your composition to 1000 words?
Kompozisyonunuzu neden 1000 kelimeye kadar kısaltmıyorsunuz?

Cut down on: Tüketimini azaltmak
He has tried his best to cut down on cigarettes.
Sigarayı azaltmak için elinden geleni denedi.

Cut in:
1) Sözünü kesmek
2) Arabayla, birden, başka arabanın önüne geçmek

1- It is rudeness to cut in when somebody is talking.
Biri konuşurken sözünü kesmek terbiyesizliktir.
2- I try to drive cerafully when a car cuts in.
Bir araba birden önüme geçince arabamı dikkatli sürmeye çalışırım.

Cut into: Keserek parçalara ayırmak
I cut the cake into four pieces.
Keki dört parçaya ayırdım.

Cut off: Kesip atmak, ayırmak
The machine cut off his finger.
Makine parmağını kopardı.

Cut out:
1) Bozulmak
2) Bırakmak, vazgeçmek, vazgeçirmek
3) Çıkarmak

1- We couldn’t set off when our engine cut out.
Motorumuz bozulduğu için yola çıkamadık.
2- If you want to lose weight cut out bread.
Zayıflamak istiyorsan, ekmeği bırak.
3- If you cut out some unnecessary paragraphes your composition will be better.
Eğer gereksiz bazı paragrafları çıkarırsanız komposizyonunuz daha iyi olacak.

Cut short:
1) Sözünü kısa tutmak
2) işini kısa tutmak

1- When the rain began to fall she cut her speech short.
Yağmur başlayınca konuşmasını kısa kesti.
2- We had to cut our trip short when the money run out.
Para bitince seyahatimizi kısa kesmek zorunda kaldık.

Cut it short: Sözün kısası
To cut it short, life is worth living.
Sözün kısası, hayat yaşamaya değer.

Cut up:
1) Parçalamak, doğramak
2) Üzmek, etkilemek
3) Eleştirmek, kusurlarını belirtmek

1- She cut up the meat and gave them to the cat.
Eti parçaladı ve kediye verdi.
2- His grades cut up his parents.
Onun, notları, annesi ile babasını üzdü.
3- Her first novel has been cut up badly.
Onun, ilk romanı kötü bir şekilde eleştirildi.

Cut up into: Kesilebilir olmak
You can cut up this cloth into two dresses.
Bu kumaştan iki elbiselik kesebilirsiniz.

Cut up rough: Öfkelenmek, hiddetlenmek
He may cut up rough when he learns your grades.
O, notlarınızı öğrendiğinde öfkelenebilir.

Cut up well: Zengin, varlıklı, değerli v.b. olmak
Once upon a time she cut up well.
O, bir zamanlar zengindi.

 

Faydalı olabilecek diğer bazı konu başlıklarımız


Deyimler konusunun ilk sayfasına
dönmek için tıklayabilirsiniz

 

Yorum Yazabilirsiniz

Lütfen değerlendirmenizi yapınız!

Alışveriş Sepetiniz

Sepetiniz henüz boş
ALIŞVERİŞE DEVAM ET

HESABINIZA GİRİŞ YAPIN

Parolanızı mı unuttunuz?
ÜYE DEĞİLSENÜYE OL